Algoritma Mecnun ile Piksel Leyla
- Murat Akdoğan

- 22 Nis
- 2 dakikada okunur

Gökten bir sağanak yağıyor, ama ıslanan sadece kablolar,
Toprak kokusu yerine, yanık bir plastik kokusu sızıyor içimize.
Eskiden "can" dediğimiz o ince sızı, şimdi birer "veriye" dolar,
Bir yabancı gibi bakıyoruz artık kendi özümüze, dizimize.
Gönül kuşunu bir kafese değil, bir "buluta" hapsettiler,
Eski bir ozan mezarında ters dönerken, bize "yeni dünya" dediler.
Simülasyonun tam kalbinde bir bozkır özlemi yanar,
Yüreğim bir anakartın üzerinde, lehimlenmiş bir hüzün.
İnsan, kendi gölgesini bile bir reklam sanıp ondan kaçar,
Görünmez olmuş ekranın o yapay nurunda, o hakiki yüzün.
Zaman dediğin; saniyelerin değil, megabitlerin hırçın yarışı,
Unuttuk biz toprağa secde etmeyi, o en kutsal varışı.
Mecnun şimdi çölde değil, bir siber kafede oyun oynuyor,
Leyla’nın hayali, bir "profil resmi" kadar uzak ve sahte.
Hangi el vursa sazın teline, elektrik çarpıyor, ruh doymuyor,
Her şey bir "beğeni" uğruna, her şey koca bir ahte.
Dervişin hırkası artık marka, zikri ise bir "hashtag" telaşı,
Kimse görmüyor bu neon ışıkların altında akan kanlı gözyaşı.
Piksel piksel dökülüyor sevda, çözünürlüğü düşük bir rüya,
Gerçek dediğin nedir ki? Belki de bir kısa devre anı.
Sığdırdık koca cihanı, o avuç içi kadar soğuk dünyaya,
Kaybettik o samimi, o dumanlı, o en deli zamanı.
Kafamıniçi bir yangın yeri, kelimeler itfaiyeden kaçar,
Mana sustukça, bu metalik gürültü her gün biraz daha uçar.
Şehir bir algoritma kurmuş, kimi seveceğimizi o biliyor,
Kalp atışımız bile bir istatistik, bir grafik, bir sayı.
Eskiden bir "eyvallah" diyen, şimdi bir "onay" bekliyor,
Unuttuk biz o dumanlı odada, sessizce yudumlanan çayı.
Sazın teknesine mermer döşemişler, ses çıkmıyor derinlerden,
Bir haber yok artık o kadim, o hiç eskimeyen yerlerden.
"Masiva" dedikleri; bu ışıklı camların arkasındaki yalan,
Biz o yalanın içinde, bir parça hakikat arayan meczuplarız.
Her şeyden geriye sadece bir "arama geçmişi"dir kalan,
Bu devasa kalabalıkta, aslında hepimiz en çok yapayalnızız.
Betonlar göğe yükseldikçe, biz yerin dibine çekiliyoruz,
Kendi ektiğimiz bu metalik tohumlarda, sessizce eksiliyoruz.
Ama yine de bir umut var, bir frekans boşluğu buluruz elbet,
Bir ozan çıkar da, bu "otomatik" dünyaya bir "dur" der belki.
Ruhumuzun pasını siler o kadim, o yanık ve soylu hasret,
İnsan yine hatırlar; sevmeyi, ölmeyi ve o en eski gerçeği.
Sözün sonu gelmez, bu yolculuk bir devr-i daim meselesi,
Kulağımda hâlâ çınlıyor o dumanlı, o paslı "insan" sesi.





Yorumlar