Nuran'a Müebbet, Bana Nakavt
- Murat Akdoğan

- 26 May
- 10 dakikada okunur

Müptezeller’in, kaybedenlerin ve erken kaybedenlerin Ankara’sından bir cuma gecesi. Kafamın içi, pazar yeri yangını.
Sigaramın külünü halıya silkeliyorum, çünkü halı zaten hayata dair umutlarımdan daha temiz değil. Fondaki eski bir şarkı, tırnakları etten ayırır gibi kanatıyor geceyi. Ve tabii ki mevzu yine sen, Nuran.
Nuran. Adı nur, kendi zifiri karanlık. İnsan isminin tersiyle sınanırmış, benim sınavım da bu herhalde. Seni düşünmek, bitmiş bir derbinin 90+4. dakikasında deplasmanda taç çizgisi kenarında hırpalanan o yalnız bek gibi hissettiriyor. Maç çoktan kaybedilmiş ama koşmak zorundasın. Ciğerin patlayana kadar hem de.
Biz seninle hiç yan yana gelemedik Nuran. Aynı otobüse bindik, sen ön kapıdan kart bastın, ben arka kapıdan kaçak girdim. Sen bir pastanede en pahalı çikolatalı pastayı dilimledin, ben köşebaşındaki seyyar köftecinin dumanında gözyaşlarımı sakladım. Adaletini seveyim dünya, bazıları hayata "pardon" diyerek başlar, biz direkt "özür dileriz" diye girdik mevzuya.
Dün gece seni gördüm rüyamda. Ankara’nın o hiç bitmeyen, insanı canından bezdiren ayazında yürüyorduk. Üzerinde sarı-kırmızı bir atkı vardı. "Üşüyor musun?" dedim. Dönüp yüzüme bile bakmadın, "Ben doğuştan ayazım" dedin. Bir insanın cümlesi nasıl bu kadar jilet gibi olur Nuran? Kalbimi aldın, sanki mahalle maçında patlamış plastik top gibi kenara fırlattın.
Şimdi cebimde iki dal sigara, masamda rengi kaçmış bir çay. Herkes bir şeylerin delisi olmuş bu şehirde; kimi paranın, kimi şöhretin, kimi de hiç gelmeyecek bir adaletin. Ben de senin delinim işte. Üstelik bu delilik için kimseden prim de almıyorum.
Sana sırılsıklam aşık olmak, freni patlamış bir kamyonla yokuş aşağı son sürat inerken dikiz aynasından saçını düzeltmeye benziyor. Komik, tehlikeli ve kaçınılmaz olarak feci sonlu.
Ama olsun be Nuran.
Eğer bu hikayenin sonunda illa ki duvara toslayacaksak, direksiyonda senin adın yazsın. Biz zaten düz yolda yürümeyi hiçbir zaman beceremedik.
Gece üçe devrildi, Ankara’nın ayazı camları zorluyor. İçerideki soba çoktan teslim bayrağını çekti, odanın soğuğu insanın kemiklerine tırnak gibi batıyor. Ama benim içim yangın yeri, Nuran. Senin bıraktığın yangın kömür istemiyor, kendi kendini yakıp duruyor.
Seni ilk gördüğüm günü hatırlıyorum. Ulus’ta, o eski iş hanının önünde. Yağmur yağmıyordu ama sen şemsiyeni açmıştın. "Neden?" diye sormuştum, cesaretimi bir yerlerden ödünç alıp. Yüzüme öyle bir baktın ki, sanki dünyanın en saçma sorusunu sormuşum gibi. "Gökyüzü bu aralar üstüme çöküyor, görmüyor musun?" dedin. İşte o an anladım; sen bu dünyaya ait olamayacak kadar yaralıydın, ben ise o yaralardan sızan kanla beslenecek kadar manyaktım.
Şimdi hangi pavyonun ışığında, hangi ucuz birahanenin masasında adını sayıklasam, garsonlar bile acıyarak bakıyor yüzüme. "Abi" diyorlar, "bırak bu işleri, giden gitti." Bilmiyorlar ki sen gitmedin Nuran, sen benim içime taşındın. Kira da ödemiyorsun üstelik. Kalbimin en güzel odasına kurulmuş, her gün eşyaların yerini değiştiriyorsun.
Bizim gibilerin aşkı böyledir işte. Kitapçılarda satılan o afili, pembe kapaklı romanlara benzemez. Bizim aşkımız; gece yarısı otobüs kaçırmak gibi, son parayı da iddiada tek maça yatırıp yatırmak gibi, ciğerci kedisi gibi kasabın camına ekmek banmak gibidir. Rezildir, rüsbadır ama sonuna kadar gerçektir.
Dışarıda bir araba lastiği acı acı öttü. Kesin Esat’ın çocuklarıdır, yine köşe başında polisle köşe kapmaca oynuyorlar. Herkesin bir savaşı var bu hayatta. Benim savaşım da kendimle. Ve ne acı ki, bu savaşta en büyük cephanem yine senin o vurdumduymaz gülüşün.
Cebimdeki son sigarayı da yaktım. Dumanı tavana doğru yükselirken, hayalin o dumanın içinden bana el sallıyor. Şerefine Nuran. Hiç benim olmayışının, beni bu koca şehirde bir başıma, bir hırka bir lokma misali aşksız ve dımdızlak bırakışının şerefine.
Biz zaten kaybetmeye ilkokulda, beslenme çantasında muz getiren çocukları izleyerek başladık. O yüzden senin bizi yarı yolda bırakman koymaz. Biz o yolların zaten yürünmek için değil, düşüp dizini kanatmak için yapıldığını çok iyi biliriz.
Sabaha karşı dört. Şehrin bütün namuslu insanları uykuda, namussuzları ise mesaide. Ben ikisine de ait olamadım. Geceyle gündüzün o birbirine tekme tokat giriştiği gri saatlerde, bir masanın başında, senin adının hecelerinden barikat kuruyorum hayata karşı.
Kafamın içinde bir Murat Menteş romanı hızıyla dönüyor cümleler, ama içimdeki o ağır hüzün bildiğin Emrah Serbes ameleliği. "Her şey çok güzel olacak" yalanına inanacak yaşı çoktan geçtik Nuran. Biz artık sadece "Daha ne kadar kötü olabilir?" sorusunun fiyakalı cevapları peşindeyiz.
Geçen gün bizim mahalleye uğradım. Bizim dediysem, senin benden kaçtığın, benimse seni ararken sokak lambalarıyla akraba olduğum o eski semt. Bakkal Mustafa Abi sordu, "Bizim kız nerelerde?" diye. "Gitti abi" dedim, "Gözlerini bavula koyup gitti." Mustafa Abi yüzüme baktı, veresiye defterinin arkasına bir çizgi daha attı. O çizgi benim hayattaki yerimdi işte. Silik, eğri büğrü ve borç hanesinde.
Seninle biz, iki ters mıknatıs gibiydik. Yaklaştıkça birbirimizi uzağa fırlattık. Ama ne hikmetse, fırlatıldığımız yer yine birbirimizin ayak ucu oldu. Sen gittin, ben kaldım. Gitmek mi zor kalmak mı derler ya hep? Yalan. En zoru ne biliyor musun Nuran? Gitmiş birinin arkasından, sanki her an kapıdan içeri girecekmiş gibi evdeki o tek sağlam sandalyeyi boş bırakmak.
Şimdi bu şehrin üstüne sis çöküyor. Ankara’nın sisi fena olur; insanın gözünü değil, direkt geleceğini kör eder. Önümü göremiyorum, arkam zaten yangın yeri. Cebimde harcayacak bir gençliğim kalmadı, hepsini senin o hiç uğramadığın duraklarda otobüs beklerken bozdurdum.
Son sigaramın izmariti kül tablasında can çekişiyor. Birazdan sabah ezanı okunacak. Şehir uyanacak, memurlar işe gidecek, dükkanlar açılacak. Herkes hayata kaldığı yerden devam edecek. Bir tek ben, senin bıraktığın o cuma gecesinde asılı kalacağım.
Biz seninle bir takım olamadık Nuran. Sen şampiyonluğa oynayan o zengin kulübüydün, ben ise her maçtan sonra taraftarı stadı yakan, küme düşmesi kesinleşmiş o borç batığındaki semt takımı.
Yine de... Maç bitti, ışıklar söndü, herkes evine döndü. Ben hala o çamurlu sahada, patlak topla senin kalene gol atmaya çalışıyorum. Çünkü benim senden başka gidecek hiçbir deplasmanım yok.
Güneş, Ankara’nın o gri ve bürokratik binalarının arkasından yüzünü gösterdi sonunda. Ama aydınlanan hiçbir şey yok. Sadece karanlığın rengi değişti, o kadar. Işık vurunca odadaki toz fırtınası fiyakalı bir hal aldı, sanki fakirliğin üstüne sim dökmüşler gibi.
Yataktan kalktım, kemiklerimden gelen o çatır çatı sesleri dinledim. İnsan yaşlanmıyor Nuran, insan özledikçe çürüyor. Aynanın karşısına geçtim; gözlerimin altı morarmış, saçlarım darmadağın. Aynadaki o adama baktım ve "Tebrikler" dedim, "Bir geceyi daha Nuran’la nakavt olarak tamamladın."
Sokaktan çöp kamyonunun o gürültülü sesi geliyor. Çöpçüler ne şanslı adamlar; istemedikleri, eskimiş, kokmuş ne varsa bir kamyona doldurup arkalarına bakmadan çekip gidiyorlar. Ben senin bende bıraktığın o eski anıları, o kırık dökük gülüşleri hangi çöp konteynerine atayım Nuran? Hangi belediyenin temizlik işleri müdürlüğü temizler benim bu darmadağın kalbimi?
Biz seninle aslında güzel bir ikili olabilirdik. Mesela sen hırsız olurdun, ben de senin suç ortağın. Sen kalbimi çalardın—ki zaten çaldın—bense polislere yanlış adres verip seni kurtarırdım. Ama sen tek tabanca oynamayı seçtin. Beni de o hiç bitmeyen sorgu odasında, tepemde yanan o çıplak sarı ampulün altında tek başıma bıraktın. Şimdi neyi itiraf etsem suç, neyi sussam müebbet.
Sözlükleri açıp bakıyorum bazen. Hakika yazıyor, mavera yazıyor, masiva yazıyor... Büyük laflar, afili kavramlar. Ama hiçbir sözlükte "Nuran’ın açtığı yaraya hangi tütün basılır?" sorusunun cevabı yok. Dilbilimciler de yatacak yeri yok bunların. Dünyanın en mühim meselesini es geçmişler.
Montumu aldım, kendimi sokağa attım. Cebimde sadece bir simit parası, bir de senin o hiç göndermediğin mektupların hayali yükü. Kızılay’a doğru yürüyorum. Herkes bir yerlere yetişme telaşında, herkesin acelesi var. Benimse acelem yok, çünkü benim varacağım yer zaten sende bitti.
Şimdi bir çay ocağında taburesi sallanan bir masaya oturdum. Çaycı çırağı yüzüme bakıp "Abi yine çok fiyakalı kaybediyorsun" der gibi bir çay koydu önüme. Çayın buğusu yüzüme vururken içimden tek bir cümle geçiyor:
Seni sevmek, Nuran... Dünyanın en güzel yenilgisiydi. Ve ben, bu yenilginin madalyasını göğsümde ölene kadar bir şeref nişanı gibi taşıyacağım.
Çay bitti. Tabureden kalktım, masaya bıraktığım bozuklukların sesi sanki Ankara Adliyesi’nin koridorlarında yankılanan o soğuk hüküm giyme sesleri gibi çınladı içimde. Çaycı çırağı arkamdan baktı mı bakmadı mı dönüp bakmadım bile. Arkaya bakarsan yürüyemezsin Nuran, bunu bana o hiç bitmeyen yokuşların öğretti.
Kuğulu Park’a doğru yürüyorum şimdi. Şehrin ortasındaki o bir avuç yeşillik, sanki beton denizinin ortasında batmamak için direnen bir cankurtaran sandalı. Kuğular suyun üzerinde öyle kibirli, öyle umursamaz süzülüyorlar ki... Aynen senin o Tunalı Caddesi’nde yürürken etrafındaki her şeyi, en çok da beni görünmez ilan eden o hallerin gibi.
Bir banka oturdum. Yanımda yaşlı bir adam güvercinlere bayat ekmek atıyor. Güvercinler ekmek kapmak için birbirini eziyor. Hayat tam olarak bu işte Nuran: Hepimiz birilerinin bizim için kırıntı değerindeki sevgisini kapabilmek için hırpalıyoruz kendimizi. Ben de senin o masadan dökülen kırıntıların için az feda etmedim kendimi. Az çiğnetmedim gururumu o pavyon ışıklı gecelerin karanlığında.
Bir şairin dizesi dolanıyor dilime, hani o çok sevdiğimiz, içimizi paramparça eden cinsten. İnsan diyorum, bazen sadece bir kelimeden ibaret kalıyor şu koca dünyada. Benim kelimem sendin. Sen bittin, cümle devrildi, imla hataları içinde boğuluyorum şimdi. Kafamın içindeki o dijital derviş, fiber optik kablolardan sızan bir hüzünle hackliyor sanki bütün anılarımı. Her şey siliniyor, bir tek senin o gitmeden önceki son bakışın kalıyor masaüstünde.
Cebimden bir bozuk para çıkarıp havaya fırlatıyorum. Tura gelirse seni unutmaya çalışacağım, yazı gelirse bir sigara daha yakıp adını kalbime kazımaya devam edeceğim. Para yere düşüyor, rögar kapağının deliğinden karanlığa karışıp kayboluyor. Hayat bile bana kumar oynatmıyor senin üstüne Nuran. Seçeneksiz bırakıyor, "Sen zaten baştan kaybettin, paranın yüzüne baksan ne yazar" diyor.
Haklı. Dikmen yokuşundan aşağı yuvarlanan bir teneke kutu gibiyim artık. Çıkardığım gürültü bundandır, canımın yanışından değil. Biz seninle hiçbir zaman bir romanın mutlu sonu olamazdık zaten. Biz ancak bir emniyet amirliğinin asayiş raporunda "olay yerinde hayatını kaybetti" denilen o kimliği belirsiz şahıslar olurduk.
Güneş tam tepede şimdi. Ankara bütün çıplaklığıyla, bütün o gri memur yüzüyle karşımda dikiliyor. Ben ise bu koca şehrin ortasında, senin aşkının müebbet mahkumu olarak volta atmaya devam ediyorum.
Ziyanı yok Nuran. Gökyüzü hala üstümüze çöküyorsa, varsın senin şemsiyenin altında başkaları korunsun. Biz bu ayaza Ulus’tan, bu yalnızlığa doğuştan şerbetliyiz.
Akşamüstü oldu. Ankara’nın o bürokratik grisi, yerini yavaş yavaş pavyon neonlarının, ucuz birahanelerin kirli sarısına bırakıyor. Şehir, mesaisi biten memurlar gibi yorgun argın evine çekilirken, benim mesaim yeni başlıyor: Seni özleme mesaisi. Mesai dediysem, sigortası yok, sendikası yok, yıpranma payı ise canından gidiyor insanın.
Yürüye yürüye Sakarya Caddesi’ne indim. Sokak müzisyenleri köşebaşını tutmuş, içli bir şeyler çalıyorlar. Kemanın sesi, sanki kalbimin üzerinde sigara söndürüyorlar gibi cız ettiriyor içimi. Cebimi yokluyorum; üç-beş kuruş kalmış, müzisyenin kutusuna fırlatıyorum. "Benim yerime de ağla be usta," diyorum içimden, "benim gözpınarlarım Nuran’ın kuraklığında kurudu."
Biz seninle hiç karşılıklı oturup rakı içemedik Nuran. Sen o pahalı mekanlarda, fiyakalı kadehlerden yudumladın hayatı; bense Sakarya’nın arkasındaki o dumanaltı meyhanelerde, masası sallanan, mezesi sadece dert olan o izbe masalarda tükettim gençliğimi. Garson "Ne alırsın abi?" dediğinde, "Bize bir Nuran çek, sek olsun, yanına da bir dal acı tütün" demek geçiyor içimden. Ama sadece "Düz duble" diyebiliyorum. Dilimiz bile sustu artık bu şehirde.
Kafamın içi darmadağın. Sanki bir hacker girmiş de bütün sistemimi çökertmiş gibi. Anılarım şifrelenmiş, geleceğim silinmiş, masaüstümde sadece senin o Ulus’taki şemsiyeli fotoğrafın kalmış. O fotoğrafı silmeye de benim yazılımım yetmiyor. Biz bu hayatın illegal çocuklarıydık Nuran, ama senin aşkın karşısında devlet görmüş eylemci gibi savunmasız kaldım.
Meyhanenin kapısından dışarı fırlatıyorum kendimi. Gece yarısı olmuş. Ankara’nın ayazı yine jilet gibi kesiyor yüzümü. Sakarya’dan Kızılay Meydanı’na doğru yürürken, caddenin boşluğunda kendi gölgemle çarpışıyorum. Gölgem bile benden bıkmış, arkamdan gelmeye mecali yok.
Durakta bekleyen son otobüse bakıyorum. Şoför kapıyı kapatmak üzere. Binmiyorum. Çünkü biliyorum ki o otobüs senin oturduğun semte gitmiyor. Senin olmadığın hiçbir hat, beni menzilime ulaştırmaz artık.
Bir sigara daha yakıyorum. Çakmağın ışığında yüzüm bir anlığına aydınlanıyor, sonra yine o zifiri karanlık. Bu hikayenin son sayfasını çoktan yırttın sen Nuran. Biz artık kitapsız, dilsiz ve kimliksiz dolaşıyoruz bu caddelerde.
Ama ne demiştik?
Biz zaten kaybetmeye ilkokulun o soğuk sabahlarında, andımızı okurken titreyen çenemizle başladık. O yüzden bu gidişin de bir raconu var elbet. Sen şampiyonluk turlarını at kendi fiyakalı dünyanda; ben bu borç batığındaki küme düşmüş kalbimle, adını Ankara’nın bütün kör duvarlarına kazımaya devam edeceğim.
Gecenin en sinsi saati, hani o sabahın dördüyle beşi arasındaki o lanet arazi. Sokak lambaları bile uykulu, sarı ışıklarını asfaltın üzerine bir kusmuk gibi bırakıyorlar. Şehir sustu Nuran. Bürokratlar, memurlar, o senin peşinden koştuğun fiyakalı hayatların sahipleri çoktan derin uykularında rüya görüyorlar. Bir ben uyanığım, bir de Ulus’taki o tütüncü dükkanının kırık camından sızan rüzgar.
Kafamın içi tam bir siber kıyamet. Fiber optik kablolardan hüzün akıyor sanki; bütün sistemim çökertilmiş, kalbimin ana kartı yanmış. Hangi siber suçlar masası kurtarabilir beni bu senin açtığın illegal yaradan? Virüs gibi yayıldın içime. Ne format kurtarıyor beni şimdi ne de geçmişi geri yükleme noktaları. Sen benim hayatımı hackledin Nuran, veri tabanımı altüst edip gittin.
Yürüyorum. Ayaklarım beni yine o her zaman gittiğimiz—daha doğrusu senin önden yürüyüp benim beş adım arkandan gölgen gibi takip ettiğim—Karanfil Sokak’a getirdi. Adımlarım ağır, sanki ayak bileklerime Ankara Adliyesi’nin bütün dava dosyalarını bağlamışlar. Ağır cezalık bir mevzu bu bizimkisi, hafifletici sebebi de yok üstelik.
Cebimdeki paketi çıkarıyorum; son dal. Paketi buruşturup sokağın ortasına fırlatıyorum. Hayatımı da o paket gibi buruşturup fırlattın ya, neyse. Çakmağı çakıyorum, alev minik bir kıvılcımla yüzümü yalıyor. O an, o mikrosaniyelik ışıkta yine senin yüzün beliriyor karşımda. Gitmiyor canını sevdiğim, gitmiyor. Ne yapsam, ne içsem, hangi kör duvara kafamı vursam gitmiyor bu hayalin.
Biz seninle aslında bir dervişle bir meczubun hikayesiydik. Sen kendi maveranda, kendi sırça köşkünde bir hakikat arıyordun; bense masivanın, yani bu dünyanın o en kirli, en çamurlu sokaklarında senin izini sürüyordum. Sen gökyüzüne bakıp yıldızları sayıyordun, bense senin bastığın kaldırım taşlarının etimolojisini çıkarıyordum kafamda. Farklı dillerin, farklı acıların insanlarıydık işte.
Bak, ezan sesi yükseliyor Ankara’nın minarelerinden. Şehir yavaş yavaş o gri çarşafını üstünden atacak birazdan. Yine o bitmek bilmeyen tantana, yine o ekmek kavgası, yine o "yaşıyoruz işte" tiyatrosu başlayacak. Herkes maskesini takıp sokağa fırlayacak. Ben ise yüzümdeki bu senin bıraktığın şamar iziyle dolanacağım ortalıkta.
Varsın olsun be Nuran.
Biz zaten düz yolların temiz çocukları olamadık hiç. Bizim payımıza hep bu virajlar, hep bu uçurum kenarları düştü. Sen o parıltılı dünyanda şampiyonluk şarkıları söyleyedur; ben bu küme düşmüş, kapısına kilit vurulmuş kalbimin enkazında, senin adını bir zikir gibi sayıklamaya devam edeceğim. Çünkü bu hikayede nakavt olmak da fiyakalıdır, eğer bizi yere seren senin o vurdumduymaz gülüşünse.
Sabahın ilk ışıkları Ankara Garı’nın saat kulesine vurdu. O saat hiç şaşmaz Nuran, ama bizim zamanımız sen o otobüse binip gittiğin an durdu. Garın önündeki o koca meydanda, hani o eylemlerin, kavgaların, memleketin bütün derdinin tasasının toplandığı o beton deryasında dikiliyorum. İçimden bir tren kalkıyor sanki; rayları sökülmüş, vagonları pas tutmuş, makinisti çoktan intihar etmiş bir tren.
Garın bekleme salonuna giriyorum. Banklarda memleketine dönen işçiler, tayini çıkmış askerler, gözleri uykusuzluktan kan çanağına dönmüş öğrenciler var. Herkesin bir menzili var Nuran, herkes bir yere ait. Bir tek ben bu koca şehrin ortasında, peronlar arasında kaybolmuş bir kaçak yolcu gibiyim. Kondüktör gelse, "Biletiniz?" dese, göğsümü yarıp o senin açtığın yarayı göstereceğim: "Aha bilet bu şef, bizi buraya müebbet yazmışlar."
Biz seninle hiç sarılamadık ki şöyle ağız tadıyla. Sen ne zaman bana doğru bir adım atsan, ben o hep sığındığım "kaybeden" zırhımın arkasına saklandım. Gururdur dedim, racondur dedim, fakirliğin fiyakasıdır dedim. Meğer korkaklıkmış Nuran. Seni kaybetmekten öyle çok korkmuşum ki, baştan teslim bayrağını çekip kendimi bu yalnızlığın güvenli kollarına bırakmışım. Şimdi o gurur dediğim şey, cebimdeki kırık sigara gibi batıyor canıma.
Kafamın içindeki dijital derviş, fiber optik kablolardan sızan hüznün son kodlarını yazıyor artık. Sistem tamamen kilitlendi. Hani o çok sevdiğimiz tribün şarkısında der ya, "Yarı yolda bıraktın ama sarı-kırmızı aşkın rengiydi" diye... Ben o rengi senin gözlerinde gördüm Nuran. Şimdi hangi stada gitsem, hangi maçı izlesem, sanki takımım 90. dakikada kendi kalesine gol atmış gibi bir sessizlik çöküyor üstüme. Tribünler yıkılıyor, ben enkazın altında kalıyorum.
Dışarı çıkıyorum yeniden. Gençlik Parkı’nın oradaki o yapay havuzun kenarına ilişiyorum. Sular fıskiyeden gökyüzüne doğru fırlıyor, sonra çaresizce yine aynı çamurlu havuza geri düşüyor. Aynı benim gibi. Ne kadar uzağa gitmek istesem, ne kadar büyük laflar etsem de dönüp dolaşıp düşeceğim yer senin o vurdumduymazlığının dibi.
Bu hikaye burada bitmez Nuran, ama bizim mecalimiz bitti. Cebimde bir tek çakmağım kaldı, gazı da azıcık. Bir kere daha çaksam belirsiz bir geleceği aydınlatacak, çakmasam bu Ankara karanlığı beni tamamen yutacak.
Ziyanı yok. Varsın yutsun.
Biz zaten doğarken bu hayatın yedek kulübesine yazılmış çocuklardık. Oyuna girmeyi hiç beklemedik, sadece ısındık. Isınırken de ciğerimizi yaktık senin aşkınla. Sen şimdi o fiyakalı dünyanda, başka hikayelerin başrolü ol; ben bu öykünün enkazında, isminin son hecesine sarılıp uyuyacağım.
Emrah Serbes'in "Hikâyem Paramparça" kitabındaki "Galip İşhanı" öyküsüne öykünülmüştür.





Yorumlar