Geometrinin Son Günü
- Murat Akdoğan

- 6 gün önce
- 16 dakikada okunur

Sen öldün, arkanda bıraktığın eşyaların düzeni ise hâlâ yaşıyor.
Masanın üzerindeki kurşun kalem, masanın kenarına tam olarak paralel duruyor. Onu oraya bilerek mi öyle koydun, yoksa giderken elinden düşen son nesne tesadüfen mi bu kusursuz geometriye kavuştu, hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ölümünden üç gün sonra odana girdiğimde, gözüme ilk çarpan şey bu paralellik oldu. Dünya yıkılmıştı ama milimetrik hesaplar yerli yerindeydi.
Hayatını bir dizi simetri üzerine kurmuştun. Kitaplığındaki kitaplar alfabetik değildi, renklerine göre de dizilmemişlerdi; onları sırt kalınlıklarına göre, inceden kalına doğru sıralamıştın. Bu sana bir tür ritim duygusu veriyordu. Hayatın ritimsizliğine karşı bulduğun bir savunma mekanizmasıydı belki de. En kalın kitap bittiğinde, duvarın başladığı yerde, senin de hikayen bitti.
Rutinin Kusursuzluğu
Her sabah aynı saatte uyanır, aynı marka gri çorapları giyer ve mutfağa geçerdin. Kahveyi cezveye koyarken kaşığı üç kez sallar, ne eksik ne fazla, tam yedi gram kahve kullanırdın. Bunu bir takıntı olarak görmezdin, sen sadece dünyanın belirsizliğini evindeki belirlilikle evcilleştirmeye çalışıyordun.
Cumartesi günleri yürüyüşe çıkardın. Rotan hiç değişmezdi:
Evden çıkış, sola dönüş.
Parkın etrafında iki tam tur.
Köşedeki sahafın camına otuz saniye bakış (içeri asla girmezdin).
Aynı yoldan eve dönüş.
Son cumartesi gününde parkın etrafında sadece bir tur attın. İkinci turu atmamış olman, tanıdıkların için bir alarm zili olmalıydı. Ama kimse senin adımlarını saymıyordu. İnsanlar sadece kendi gürültülerini dinlerler, senin sessiz geometrini fark edemezlerdi. Yarım kalan o ikinci tur, intiharının ilk somut taslağıydı. Sen o gün parkta değil, kafanın içindeki o eksik turda kayboldun.
"Bir insan kendini öldürdüğünde, sadece geleceğini değil, geçmişini de yeniden yazar. Artık onun çocukluk fotoğraflarına bile baksak, orada yaklaşan ölümün gölgesini görürüz."
Senin çocukluk fotoğraflarına baktım. Altı yaşındasın, deniz kenarındasın. Arkanda dalgalı bir deniz var, sen ise kameraya bakmıyorsun. Bakışların, kadrajın hemen sağındaki boş bir noktaya dikilmiş. Şimdi anlıyorum; sen o yaşta bile bizim göremediğimiz, o odanın köşesinde seni bekleyen o nihai boşluğu izliyordun. Biz senin utangaç olduğunu düşünmüştük, oysa sen sadece erken büyümüştün.
Nesnelerin Ağırlığı
İntiharından bir gün önce, evindeki tüm faturaları kronolojik olarak dosyalamış, masanın üzerine bırakmıştın. Üzerine mavi bir ataç takmıştın. Elektrik, su, internet. Devlete ve şirketlere olan borçlarını sıfırlamıştın. Dünyayı terk ederken arkanda hiçbir pürüz bırakmak istemiyordun. Borçsuz ölmek, senin için bir özgürlük tanımıydı. İnsanlara borçlu kalmaktan nefret ederdin, ölüme bile.
Giderken giydiğin elbiseler de bu titizliğin bir parçasıydı:
Beyaz gömlek: Yıkanmış ve ütülenmiş. Üzerinde tek bir leke yoktu.
Siyah kumaş pantolon: Kemeri tam ortadaki deliğe takılmış.
Temiz ayakkabılar: Altları silinmişti, sanki dışarıya değil de çok temiz bir salona davetliymişsin gibi.
Kendini asmak için seçtiğin ipi bile nalburdan alırken adama ne dediğini merak ediyorum. "Bana sağlam bir ip verin, ağır bir yük taşıyacak," mı dedin? Yoksa sadece parmağınla mı işaret ettin? Nalbur senin o ipe kendi bedenini, yani taşıdığın o en ağır yükü asacağını bilseydi, muhtemelen parayı almazdı. Ya da belki de alırdı; ticaret, trajediden daha muhafazakardır.
Son Akor
Ölümün bir çığlık değildi, bir parantezin kapanmasıydı.
Tavana çaktığın o çengelin yerini nasıl belirledin? Odanın tam ortası mıydı? Muhtemelen avizeyi söktün ve onun yerine kendi bedenini astın. Işık saçan bir nesnenin yerine, ışığı yutan bir gölge bıraktın. Sandalyeyi devirdiğin an, çıkardığın o tek ses, apartmandaki alt komşunun televizyon sesinin arasında kayboldu. Kimse bir şey duymadı, çünkü sen hayatı da hep kısık seste yaşamıştın.
Seni bulduklarında yüzünde bir acı ifadesi yokmuş. Doktor, ölümün birkaç dakika içinde gerçekleştiğini söyledi. Beynin oksijensiz kalırken ne düşündün?
Yarım kalan o park yürüyüşünü mü?
Masanın üzerindeki kalemin açısını mı?
Yoksa nihayet her şeyin eşitlendiği o mutlak sıfırı mı?
Sen artık yoksun. Ama garip olan şu ki, sen varken de bir boşluk hissi yayardın etrafına. Bir odaya girdiğinde orayı doldurmaz, aksine odadaki fazlalıkları emercesine bir sessizlik yaratırdın. Şimdi o oda tamamen senin bıraktığın o yoğun sessizlikle dolu.
Cenazene az sayıda insan geldi. Kimse ağlamadı, çünkü senin ölümün bir sürpriz değildi. Sen otuz yıl boyunca yavaş çekimde intihar etmiştin, biz sadece filmin son karesine yetiştik. Mezarına toprak atılırken, küreğin çıkardığı ses bana senin kahve kavanozunu açarken çıkardığın o metalik sesi hatırlattı. Her şey ne kadar da birbirine benziyor.
Sen gittin. Geometri bitti. Geriye sadece, masanın kenarına tam paralel duran o kurşun kalem ve onun hiç yazamayacağı o upuzun, sessiz cümleler kaldı.
Senin gidişinin üzerinden aylar geçti, ama evin hâlâ senin bıraktığın o son günün ritminde nefes alıyor. Havalandırmak için açtığım pencerelerden içeri giren rüzgar bile odandaki o ağırbaşlı düzeni bozmaya cesaret edemiyor. Perdeler hafifçe kıpırdıyor, sonra yine senin milimetrik olarak belirlediğin o dikey çizgiye geri dönüyorlar.
Sen yoksun, ama yokluğun o kadar somut ki, salondaki koltukta oturduğumda sanki yanındaki boşluğa değil de doğrudan senin gölgene çarpıyorum.
Eksik Sayfalar
Kitaplığındaki o en ince kitabın arkasına sakladığın küçük not defterini buldum. Çizgisiz, siyah kapaklı bir defter. İçine hiçbir şey yazmamıştın. Sayfaların hepsi boştu, biri hariç. Tam ortadaki sayfada, kurşun kalemle çizilmiş kusursuz bir daire vardı. Pergel kullanmadığını biliyorum, çünkü evinde pergel yoktu. Elin o kadar alışmıştı ki simetriye, tek bir hareketle kendi hapishaneni çizebilmiştin. Dairenin içine hiçbir not düşmemiştin, dışına da. O daire, senin dünya ile arana koyduğun sınır çizgisiydi. Sen o çizginin içine kapandın ve bir daha dışarı çıkmadın.
Defterin son sayfalarında ise sadece sayılar vardı. Bir tür geri sayım olduğunu düşünmek kolaycılık olurdu. Hayır, sen günleri geriye doğru saymıyordun. Sen, hayatın boyunca kaç kez veremediğin o derin nefesleri sayıyordun belki de:
7412
7413
7414
Son sayıdan sonra kaleminin ucu kırılmış olmalı, çünkü kağıtta derin bir iz, karbonun bıraktığı koyu bir nokta ve yırtılmaya yüz tutmuş bir oyuk var. Orada durmuşsun. Saymayı bırakmak, yaşamayı bırakmaktan daha zor gelmiş olmalı sana.
Seslerin Tasfiyesi
Sen seslerden nefret ederdin. Şehrin gürültüsünden, yüksek sesle gülen insanlardan, fren seslerinden, kapı gıcırtılarından. Evindeki tüm kapı menteşelerini her ay düzenli olarak yağlardın. Senin evinde kapılar açılıp kapanırken bir ses çıkarmaz, adeta uzay boşluğunda süzülür gibi hareket ederlerdi. Adımlarını atarken bile topuklarını yere vurmaz, parmak uçlarında yürürdün. Dünyada olabildiğince az iz bırakmak istiyordun ve bunu daha yaşarken başarmıştın.
Telefonunu inceledim. Son bir ayda hiç aranmamış, kimseyi de aramamıştın. Rehberinde sadece yedi isim vardı. İsimlerin yanına soyadlarını yazmamıştın, sadece baş harflerini koymuştun. Ben "D."ydim. Benim adım senin telefonunda sadece tek bir harften ibaretti. Beni bir harfe indirgemiştin, çünkü kelimelerin fazlalığına inanmıyordun. Ölümünden önceki gece telefonunun şarjını %100’e getirip masanın üzerine, ekranı aşağıya bakacak şekilde bırakmıştın. Telefonun ekranı o günden beri karanlık. Şarjı çoktan bitti, tıpkı senin pillerin gibi. Ama seninki yeniden doldurulabilir bir cinsten değildi.
"Bazı insanlar dünyayı bir misafir gibi gezerler. Çantalarını hiç boşaltmazlar, kıyafetlerini dolaba asmazlar. Her an gidecekmiş gibi yaşarlar ve gittiklerinde arkalarında sadece hafif bir toz bulutu kalır."
Gardırobun Monokromu
Kıyafetlerini ayıklamak bana düştü. Gardırobunu açtığımda karşılaştığım manzara bir yas elbisesi dükkanını andırıyordu. Sadece üç renk vardı: Gri, siyah ve beyaz. Lacivert bir kazağın bile yoktu, çünkü mavi senin için fazla canlı, fazla iddialı bir renkti. Kıyafetlerinin üzerindeki etiketlerin hepsini kesmiştin. Tenine değen o küçük kumaş parçalarının seni rahatsız ettiğini söylerdin. Sen markalardan, aidiyetlerden, seni dünyaya bağlayan o küçük kimlik kartlarından erkenden kurtulmuştun.
Ceketlerinin ceplerini tek tek kontrol ettim. İnsanların ceplerinden genellikle bir şeyler çıkar: Eski bir sinema bileti, unutulmuş bir madeni para, bir parça kağıt mendil. Senin ceplerin bomboştu. Ne bir çöp ne bir toz tanesi. Ceplerini bile her akşam boşaltıp öyle asardın dolaba. Yarın ölecekmiş gibi temiz, yarın ölecekmiş gibi hazır.
Dolabın en alt köşesinde, siyah bir kutunun içinde eski bir saat buldum. Kurmalı bir saat. Durmuştu. Yelkovan ve akrep tam olarak üst üste gelmişti: 12:00. Günün ortası mıydı, gecenin yarısı mı, bilemedim. Zamanın senin için durduğu o anı, saati o pozisyonda sabitleyerek ebedileştirmiştin. Saati elime alıp kulağıma götürdüm. Kurmadım. Onun o dilsiz sessizliğini bozmaya hakkım yoktu.
Son Bakışın Coğrafyası
Pencerenden dışarıya, senin son kez baktığın o sokağa baktım. Karşı binanın gri duvarı, paslanmış bir yangın merdiveni ve gökyüzünün küçük bir üçgeni. Sen bu manzaraya yıllarca baktın. Bu monotonluk seni delirtmedi, aksine seni sakinleştirdi. Değişmeyen şeyler sana güven veriyordu. Eğer o yangın merdiveni bir gün boyansaydı ya da karşı binanın duvarı yıkılsaydı, belki de dengen daha önce bozulurdu. Dünya değişmediği için sen de kendi planına sadık kalabildin.
Şimdi bu satırları senin masanda, senin kaleminle yazıyorum. Kalemi masanın kenarına paralel koymuyorum, bilerek eğik bırakıyorum. Dünyanın o eski, kusurlu ve yamuk haline geri dönmesini istiyorum. Ama olmuyor. Ben kalemi ne kadar eğik bırakırsam bırakayım, odanın içindeki o görünmez çekim kuvveti, her şeyi senin bıraktığın o soğuk ve geometrik düzene geri çekiyor.
Sen kazanmadın, ama dünya da kaybetmedi. Sadece bir anlaşmazlık sona erdi. Parantez kapandı, içindeki boşluk serbest kaldı.
Gömleklerinin sonuncusunu da katlayıp siyah bavula yerleştirdiğimde, odadaki hava biraz daha hafiflemedi; aksine, nesnelerin eksilmesi geride kalan boşluğun ağırlığını artırdı. Sen odaları eşyalarla değil, bizzat gövdenle ve o gövdenin yaydığı mutlak sessizlikle dolduruyordun. Şimdi gövden gitti ve sessizliğin biçim değiştirdi: Artık daha yayılmacı, daha geçirmez.
Aynadaki Yüzey
Banyodaki aynaya baktım. Ölmeden önceki son sabah, muhtemelen tıraş olurken ya da yüzünü yıkarken sen de bu cam parçasına bakmıştın. Aynanın üzerinde tek bir su lekesi, tek bir parmak izi yoktu. Kendini yok etmeye karar vermiş bir adamın, arkasında kendi görüntüsünün hayaletini bile bırakmak istememesi anlaşılır bir şey. Aynanın karşısında ne kadar kaldın? Yüzündeki çizgilerin, alnındaki o dikey damarın son kez sağlamasını yaptın mı?
Sen aynalara kendisini seyretmek için bakanlardan değildin. Sen aynaya, orada birinin hâlâ durup durmadığını kontrol etmek için bakardın. Fiziksel varlığından o kadar şüphe ederdin ki, yansımandaki o donuk gözler olmasa, dünyada yer kapladığına inanmayacaktın. Son sabah o doğrulamaya ihtiyaç duymadın. Aynaya bakmadın, çünkü artık orada kimsenin kalmadığını biliyordun. Geriye kalan sadece bir taslaktı ve taslağı silmek, tamamlanmış bir resmi yok etmekten çok daha zahmetsizdi.
Sadelik İlkesi
Mutfak tezgahının üzerinde duran tek kişilik porselen tabak, senin yalnızlığının anıtı gibiydi. Kenarı hafifçe çatlamış bu beyaz tabağı hiç değiştirmedin. Sana yeni bir takım almayı önerdiğimde yüzüme öylece bakmış, "Neden?" demiştin, "Bu henüz kırılmadı." Senin için bir nesnenin ömrü, işlevinin bittiği yerde değil, atomlarının birbirinden ayrıldığı yerde biterdi. Kendini de o tabak gibi görüyordun: Kenarından çatlamış, sızdıran ama henüz bütünüyle dağılmamış bir kap. Çatlağı büyütmek yerine, kabı tamamen kırmayı seçtin.
Buzdolabını açtım. İçinde şunlar vardı:
Yarısı içilmiş bir şişe maden suyu (asidi tamamen kaçmış).
Küçük bir kalıp sert beyaz peynir (streç filme milimetrik sarılmış).
Üç adet yeşil zeytin (küçük bir cam kasenin içinde)
Yemek yemek senin için bir zevk değil, biyolojik bir zorunluluktu. Gövdeni çalıştırmak için minimum yakıtı alıyor, fazlasına tenezzül etmiyordun. Fazla gıda, fazla enerji demekti; fazla enerji ise seni sokağa, insanlara, o kaotik hareketliliğe mecbur bırakırdı. Sen enerjini sıfıra indirmeye çalışıyordun. Son günlerinde porsiyonlarını daha da küçültmüştün. Kendini yavaş yavaş açlığa değil, bir tür yok-beslenmeye alıştırıyordun. Ölümün, bu beslenme programının mantıklı ve nihai sonucuydu.
"İntihar eden bir adam, dünyayı cezalandırmaz. O sadece dünyanın ona verdiği elbiseyi beğenmemiş ve emaneti vestiyere erkenden bırakıp çıkmıştır. Sitem etmez, kapıyı vurmaz. Sadece çıkar."
İki Nokta Arasındaki En Kısa Yol
Evindeki çekmeceleri boşaltırken lise yıllarından kalma bir geometri defteri buldum. Sayfaları sararmıştı ama çizgilerin netliği ilk günkü gibiydi. Kurşun kalemle çizdiğin doğrular, üçgenler, sinüs eğrileri... Sayfanın alt köşesine el yazınla şu notu düşmüştün: “İki nokta arasındaki en kısa yol bir doğrudur. Doğru ise kırılmaz.”
Sen hayatı doğrusal bir çizgi olarak yaşamak istedin. Ama hayat eğrilerden, kırılmalardan ve sapmalardan ibarettir. İlk kırılmanı ne zaman yaşadığını hiçbir zaman anlatmadın. Belki de bir kırılma olmadı; sadece çizginin bittiği yere geldin. Uçuruma sapan bir doğru çizgi gibi, aşağıya doğru yürümeye devam ettin. Senin için intihar, o doğrunun mantıksal devamıydı; bir sapma değil, yönün hiç değiştirilmeden sürdürülmesiydi.
Son Evrak
Yatağının altındaki tozsuz mukavva kutuda, doğduğun günden beri biriktirdiğin tüm resmi belgeler duruyordu. İlkokul diploman, aşı kartların, pasaportun (içinde tek bir vize damgası bile olmayan o boş defter), iş sözleşmelerin. Hepsini şeffaf dosyalara koymuştun. Doğduğun gün devletin sana verdiği o ilk numara ile öldüğün gün adli tıbbın sana verdiği o son numara yan yana duruyordu şimdi.
İki numara arasında geçen otuz yedi yıl.
Bu evrakların arasında hiçbir mektup yoktu. Ne bir kadından gelen aşk notu ne bir arkadaştan gelen kartpostal. Sen kimseyle yazışmadın. Kelimeleri kağıt üzerinde dondurmaktan korkardın, çünkü yazılan şeylerin insanı bağladığına inanırdın. Sen bağlanmak istemiyordun. Serbest bir molekül gibi, odanın içinde salınmak ve en sonunda görünmez olmak tek amacındı.
Bavulu kapattım. Fermuarın çıkardığı ses, boş odada yankılandı ve duvarlara çarpıp geri döndü. Işığı kapattım. Perdenin kenarından sızan o solgun gri ışık, zemindeki parkedeki ahşap çizgileri aydınlatıyordu.
Kapıyı çekip çıktım. Anahtarı iki kez çevirdim. Kilit mekanizmasının çıkardığı o tok "klik" sesi, senin bu dünyadaki son noktan oldu. Şimdi arkanda bıraktığın o odada, zaman senin kurallarına göre akıyor: Yavaş, geometrik ve tamamen kimsesiz.
Merdivenlerden inerken basamakları saymadım, çünkü benim saymamın artık bir anlamı yoktu. Sen bu merdivenleri son kez indiğinde muhtemelen kaç basamak olduğunu biliyordun. Binanın demir kapısı arkamdan kapandığında, sokaktaki havanın evin içindeki havadan daha sıcak olmadığını fark ettim. Dünya, senin ölümünle biraz daha soğumuş gibiydi ya da belki de ben senin o mesafe hissini üzerime bulaştırmıştım.
Sokak ve Tasfiye
Senin sokağında yürümeye başladım. Kaldırım taşlarının düzensizliği, birbirine uymayan yükseklikleri seni her zaman rahatsız ederdi. Yürürken hep önüne bakar, o kusurlu taşların üzerinden adeta mayın tarlasındaymış gibi dikkatle geçerdin. Şimdi o taşların üzerinden sıradan insanlar geçiyor; acelesi olan bir kurye, omzunda çantasıyla bir öğrenci, adımlarını hiç düşünmeyen bir kadın. Dünya kendi koordinatlarında dönmeye, kendi yamukluğunu sürdürmeye devam ediyor. Senin gidişin sokağın geometrisinde en ufak bir sapmaya neden olmadı.
Köşedeki o hiç girmediğin sahafın önünde durdum. Camın arkasındaki eski kitaplara baktım. Tozlu, ciltleri yıpranmış, sayfaları sararmış kitaplar. Sen bu dükkandan nefret ederdin çünkü burası geçmişin kaosuyla doluydu. Senin için geçmiş, düzenlenmesi ve ardından hemen imha edilmesi gereken bir yüktü. Sahafın camındaki yansımama baktığımda, arkamdaki boşlukta senin eksikliğini gördüm. Sen artık o otuz saniyelik duraklamanın bir parçası değildin. Camdaki tek siluet bendim ve bu beni eskisinden daha yalnız hissettirdi.
Vasiyetsiz Bir Ölüm
Evinden çıkardığım o tek siyah bavulu arabamın bagajına koydum. İçindekileri ne yapacağımı bilmiyorum. Bir insanın tüm hayatının otuz kiloluk bir hacme sığabilmesi sarsıcı. Kıyafetlerini bir hayır kurumuna versem, onları giyen insanlar senin o gri, monokrom kederini de üzerlerinde taşıyacaklar mı? Senin ütülü gömleğini giyen bir yabancı, bir sabah durup dururken masanın üzerindeki kalemin açısını düzeltme ihtiyacı hissedecek mi? Yoksa senin eşyaların, o insanların canlılığı karşısında yenilecek ve sıradan birer kumaş parçasına mı dönüşecek?
Arkanda bir vasiyetname bırakmadın. Bir mektup, bir açıklama, bir sitem... Hiçbiri yoktu. İntihar eden insanların arkalarında bıraktıkları o son yazılar genellikle birer temize çekme çabasıdır; dünyayı suçlamak ya da geride kalanlardan özür dilemek için son bir hamle. Sen ne suçladın ne de özür diledin. Sen sadece durumu tespit ettin ve fişi çektin. Yazmadığın o mektup, yazabileceğin her şeyden daha ağırdı. Sessizliğinle bizi kelimelerin acizliğine mahkum ettin.
"Bir insanın hayatındaki en dürüst eylem, sahneyi kendi isteğiyle terk etmesidir. Işıklar sönmeden, alkışlar bitmeden, henüz kimse sıkılmamışken yerinden kalkar ve yürür. Geriye kalanlar, oyunun neden yarım kaldığını tartışırken, o çoktan gecenin karanlığına karışmıştır."
Fotoğraftaki Negatif
Eve döndüğümde, senin bana yıllar önce verdiğin o tek fotoğrafı çıkardım. Bir kış günü, gri bir gökyüzünün altında, beton bir iskelede duruyordun. Üzerinde yine o gri paltolardan biri vardı. Ellerini ceplerine sokmuştun, omuzların hafifçe öne düşüktü. Fotoğrafın arkasına sadece tarihi atmıştın: 14 Ocak. Yılı yazmamıştın. Hangi yıl olduğunun bir önemi yoktu, çünkü senin için tüm kışlar, tüm ocak ayları aynı donuklukta geçiyordu.
Fotoğrafa dikkatlice baktığımda, iskelenin ucundaki denizin dalgalarının bile durağan göründüğünü fark ettim. Sanki fotoğrafçı deklanşöre bastığı an dünyayı değil, doğrudan senin içindeki o donma noktasını yakalamıştı. Sen o fotoğrafta da bir canlı gibi durmuyordun; daha çok oraya sonradan eklenmiş, çevreye uyum sağlamaya çalışan ama başaramayan bir gölge gibiydin. O gün o iskelede denize atlamamış olman sadece bir zamanlama meselesiydi. Sen o gün de ölümü düşünüyordun, sadece hazırlıklarını henüz tamamlamamıştın.
Son Hesaplaşma
Şimdi, senin yokluğunun ilk haftası geride kalırken, hayatın o amansız gürültüsü beni yeniden içine çekiyor. Faturalar geliyor, telefonlar çalıyor, insanlar anlamsız şeyler hakkında uzun uzun konuşuyor. Ben ise her konuşmanın ortasında, senin o mutlak ve köşeli sessizliğini özlerken buluyorum kendimi. Sen dünyayı temizledin ve gittin. Biz ise geride kalanlar, bu karmaşanın içinde her gün biraz daha kirlenerek yaşamaya devam ediyoruz.
Sen haklıydın ya da biz haksızlığımızla mutluyuz, bunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ama bildiğim bir şey var: Ne zaman bir masanın üzerinde eğik duran bir kalem görsem, ne zaman bir kapı menteşesi hafifçe gıcırdasa, kalbimin bir yerinde o kusursuz geometrinin kırıldığını hissedeceğim. Ve o kırılma anında, senin o hiç sızlanmayan, o soğuk ve asil siluetin belirecek boşlukta.
Sen öldün. Sayılar durdu. Çizgi bitti. Nokta, kendi üzerine kapandı.
Masanın üzerindeki kalemi nihayet elime alıyorum. Onu senin yaptığın gibi paralellik eksenine zorlamak ya da kendi isyanımla eğik bırakmak arasında bir fark kalmadı. Kalem, sadece bir nesne. Sen nesnelere anlam yüklemeyi bıraktığın an özgürleşmiştin, ben ise hâlâ onların diliyle seninle konuşmaya çalışıyorum. Ne büyük bir yanılgı.
Zamanın Aşınması
Ölümünün üzerinden üç ay geçti. Takvim yaprakları, senin o çok sevdiğin o değişmez düzenle düşmeye devam ediyor. Ama bir şeyler değişiyor; senin düzenin, hayatın o hoyrat ritmi karşısında yavaş yavaş çözülüyor.
Geçen gün apartman yöneticisi aradı. Senin daireni kiraya vermek istiyorlarmış. İki ay üst üste ödenmeyen aidat borcu yüzünden yasal işlemler başlamak üzereymiş. Dünyayı borçsuz terk etme konusundaki o muazzam titizliğin, arkanda bıraktığın o bir iki aylık bürokratik boşluk yüzünden lekeleniyor. Yaşayanlar, ölülerin hesaplarını her zaman kendi lehlerine bozarlar. Sen devletle ve şirketlerle olan bağını kopardığını sanıyordun, oysa onlar senin adını bir icra dosyasının soğuk antetinde yaşatmaya devam edecek kadar arsızlar.
Evini son bir kez daha kontrol etmek için anahtarı kilide soktum. İçerisi... Artık senin gibi kokmuyordu. O havalandırılmış, deterjan ve soğuk kahve karışımı o nötr koku gitmişti. Yerini tozun, kapalı kalmış ahşabın ve rutubetin o sıradan kokusuna bırakmıştı. Hayat, sen çekildiğin an orayı kendi çürümüşlüğüyle doldurmuştu.
İki Boyutlu Dünya
Odanın ortasında durup tavanı inceledim. Avizenin söküldüğü o boşlukta, beyaz sıvanın üzerinde siyah bir leke kalmış. Çengeli çıkaran adli tıp ekipleri ya da polisler orayı kapatma gereği duymamışlar. Tavandaki o siyah nokta, senin bu dünyaya çaktığın son çiviydi. O noktaya bakarken, senin aslında üç boyutlu bu dünyada hiçbir zaman rahat edemediğini düşündüm. Sen iki boyutlu bir düzlemin adamıydın. En boy vardı senin için, ama derinlik her zaman tehlikeli bir uçurumdu.
Kitaplığının boşalan raflarında parmaklarımı gezdirdim. Tozlar, kitapların çekildiği yerlerde koyu gri şeritler oluşturmuştu. Şimdi o şeritler, sanki bir barkod gibi duvarı kaplıyor. Hayatının özeti o toz hatlarında gizliydi:
Büyük bir boşluk.
Araya giren kısa, siyah bir çizgi.
Ve yeniden başlayan, sonu gelmeyen o gri boşluk.
"İntihar, bir insanın kendi üzerine uyguladığı en radikal sadeleştirme işlemidir. Fazlalık olan her şeyi; duyguları, anıları, ihtimalleri ve en nihayetinde bedeni tek bir hamlede elersiniz. Geriye kalan şey bir insan değil, kusursuz bir formüldür."
Eksik Kalan Deney
Kitaplığında bulduğum o boş defteri yanımda taşımaya başladım. O ortadaki sayfada çizdiğin kusursuz daireye her gün bakıyorum. Bazen parmağımla o çizginin üzerinden geçiyorum. Çizgi pürüzsüz. Kağıdın dokusu, senin elinin o sarsılmaz kararlılığını muhafaza ediyor.
Fark ettim ki, sen o daireyi çizerken aslında bir başlangıç noktası belirlememişsin. Çizgi nerede başlıyor, nerede bitiyor belli değil. Kendini öldürdüğün gün de böyleydi. Hayatının hangi anında ölmeye başladığını biz hiçbir zaman seçemedik. Sen yirmili yaşlarında mı ölmeye başladın, yoksa o altı yaşındaki deniz kenarı fotoğrafında mı? İntiharın ani bir karar değildi, o daire gibi ucu bucağı olmayan, kendi kuyruğunu ısıran bir yılandı. Sen sadece dönüp durduğun o çemberden sıkıldın ve çizgiyi dışarıya doğru kırmaktansa, çemberin tam ortasındaki o boşluğa bırakıverdin kendini.
Tasfiyenin Sonu
Senin hakkında konuşmayı bıraktı ortak dostlarımız. Adın geçtiğinde havada asılı kalan o rahatsız edici sessizlikten sıkıldılar. İnsanlar trajedileri sever ama süreklilik arz eden melankoliden nefret ederler. Onlar için sen, iyi tasarlanmış bir intihar hikayesinden ibaretsin artık. "Yazık oldu," diyorlar, "çok titiz bir adamdı." Senin o varoluşsal sancını, o geometrik çaresizliğini sadece bir karakter özelliği olarak kodlayıp rafa kaldırdılar. Seni de kitaplığındaki o kalın kitapların arasına, alfabetik olmayan bir sırayla yerleştirdiler.
Ben ise hâlâ senin bıraktığın o sessizliğin nöbetini tutuyorum. Ama artık yoruldum. Kalemi masaya bırakıyorum. Bu kez paralel ya da eğik değil. Sadece bırakıyorum. Düşüyor ve masanın altındaki karanlığa doğru yuvarlanıyor. Onu oradan almayacağım.
Sen kendi parantezini kapattın. Benim parantezim ise hâlâ açık ve içerideki kelimeler anlamsızca birikmeye devam ediyor. Ama biliyorum ki, günün birinde o parantezin son dikey çizgisi çekildiğinde, seninle o aynı mutlak simetride, o hiç konuşulmayan dilde yeniden buluşacağız.
O zamana kadar, hoşça kal. Ya da senin tercih edeceğin şekilde söylersem: Sessizlik başlasın.
Kalemin masadan düşerken çıkardığı o plastik ses, odada duyulan son organik tınıydı. Onu düştüğü yerden almadım. Eğilip karanlığa bakmak, seninle kurduğum o sessiz ortaklığın sınırlarını ihlal etmek olurdu. Bıraktım, masanın altındaki o gölgede, dünyanın geri kalan pürüzleriyle birlikte çürüsün.
Nesnelerin Yeni Sahipleri
Geçen hafta evindeki son büyük nesne de daireden çıkarıldı: O gri, kadife koltuk. Hani üzerinde otururken arkana hiç yaslanmadığın, sırtını hep dik tuttuğun o koltuk. Onu binanın kapısına, kaldırımın kenarına bıraktılar. Birkaç saat boyunca sokağın ortasında, o kusurlu taşların üzerinde tek başına bekledi. Yanından geçen insanlar ona tuhaf bir yaratığa bakar gibi baktılar; senin evindeyken bir heykel gibi duran o mobilya, sokağa çıktığında bütün asaletini kaybetmiş, çıplak ve zavallı kalmıştı.
Akşama doğru eski püskü bir kamyonet yanaştı. İki adam koltuğu arkaya yüklediler. Adamlardan biri, koltuğa oturup bir sigara yaktı. Senin yıllarca dokunmaya kıyamadığın, üzerinde tek bir toz tanesi barındırmadığın o yüzeye, kirli pantolonuyla kuruldu ve dumanını savurdu.
Dünya, senin kutsallarını işte böyle sıradanlaştırıyor. Sen gittin ve arkanda bıraktığın o steril alan, hayatın o kaba, hoyrat elleri tarafından yağmalandı. Koltuğun yeni sahibi senin kederini hissetmeyecek; o sadece akşamları yorgun bacaklarını uzatabileceği ucuz bir mobilyanın rahatlığını yaşayacak.
Unutuşun Mekaniği
Artık seni rüyamda görmüyorum. İlk haftalarda, o gri paltonla hep bir tren istasyonunda beklerken girerdin rüyalarıma. Tren gelirdi, sen binmezdin. Tren giderdi, sen perondaki o beyaz çizginin tam arkasında durmaya devam ederdin. Şimdi o rüyalar da bitti. Hafıza, ölüleri elerken son derece mekanik çalışıyor. Tıpkı senin o faturaları düzenleyen ataşın gibi, beyin de işlevini yitirmiş anıları yavaşça arşivin en alt klasörlerine süpürüyor.
Bazen senin sesini hatırlamaya çalışıyorum. Şaşırtıcı bir şekilde, kelimelerin tonunu net olarak getiremiyorum aklıma. Sadece fısıltıya yakın, rüzgarsız bir günde yaprakların kımıldaması gibi tekdüze bir mırıltı kalmış zihnimizde. Sen konuşurken de sesini tüketmek istemez gibiydin; sanki her kelimeyle içerideki o hayati özden bir parça eksiliyormuş gibi tasarruflu harcardın harfleri. Sonunda tamamen tasarruf ettin. Hiç konuşmayarak, sesini sonsuza kadar rezerve ettin.
"Ölmek, bir insanın kendi etrafına ördüğü o kalın duvarın arkasına tamamen çekilmesidir. Biz duvarı yumruklarız, bağırırız, içeriye sesleniriz. Oysa içerideki adam çoktan arka kapıdan çıkmış, bahçedeki ağaçların arasında kaybolmuştur. Duvar sadece bir yanılsamadır."
Son Envanter
Dün senin sahafın camından içeriye ilk kez girdim. O otuz saniye boyunca dışarıdan seyrettiğin o dükkanın içine adım attım. İçerisi tam da tahmin ettiğin gibiydi: Rutubet kokusu, düzensizce yığılmış kağıtlar, birbirinin üzerine devrilmiş eski baskılar. Dükkanın sahibi yaşlı adam, gözlüğünün üstünden bana baktı.
Rastgele bir kitap çektim raftan. Eski bir coğrafya atlasıydı. Sayfalarını karıştırırken içinden küçük, sararmış bir kağıt parçası düştü. Üzerinde bir adres ya da isim yoktu. Sadece bir ölçü yazılıydı: 180 cm.
Senin boyunun ölçüsüydü bu. O atlası ne zaman eline aldın, o notu oraya neden bıraktın bilmiyorum. Ama o kağıt parçası, senin bu dünyaya bıraktığın son dikey imza gibiydi. Kendini ölçmüştün. Dünyada kapladığın o yüz seksen santimetrelik dikey boşluğu kayda geçirmiştin. Sonra o dikey çizgiyi, tavandaki o yatay düzleme asarak sıfırladın.
Mutlak Boşluk
Senin dairenin pencerelerine dün "Kiralık" ilanı asıldı. Beyaz plastik bir tabela, cama içeriden yapıştırılmış. Sokaktan geçenler kafalarını kaldırıp o yazıya bakıyorlar artık, senin o eski, donuk siluetine değil. Birkaç güne kalmaz, içeriye yeni insanlar taşınacak. Duvarları boyayacaklar, belki maviye ya da sarıya. Tavandaki o siyah lekenin üzerine alçı çekecekler. Odada yüksek sesle müzik dinleyecekler, belki çocukları olacak, koridorda koşuştururken ayaklarını yere sertçe vuracaklar.
Senin o yıllarca ilmek ilmek ördüğün, menteşelerini yağladığın o sessiz tapınak, hayatın o gürültülü dalgaları altında tamamen yok olacak.
Ama ben ne zaman o sokağın önünden geçsem, o binanın üçüncü katına baktığımda, o renkli perdelerin ve yeni boyaların arkasında, o hiç değişmeyen gri boşluğu görmeye devam edeceğim. Sen orada, o odanın tam merkezinde, bir hayalet olarak değil, kusursuz bir geometrik nokta olarak kalacaksın.
Dünya dönüyor. Çizgiler yamuluyor. İnsanlar yaşlanıyor ve kirleniyor. Sen ise otuz yedi yaşındaki o ütülü beyaz gömleğinle, zamanın ve çürümenin büsbütün dışında, o kendi çizdiğin kusursuz dairenin tam ortasında duruyorsun. Eksiksiz, borçsuz ve nihayet, tamamen yalın.
İlanın asıldığı o camın önünden son kez geçiyorum. Akşamüstü güneşi, caddenin karşısındaki binaların camlarına çarpıp senin eski odanın tavanına doğru donuk, turuncu bir hat çiziyor. Işık bile oraya girdiğinde neşesini kaybediyor, kırılıyor ve senin o düz çizgilerine boyun eğiyor.
Son Teslimiyet
Artık evinde sana ait hiçbir nesne kalmadı. Daire temizlendi, boyandı ve anahtarlar emlakçıya teslim edildi. Adının apartman girişindeki o küçük plastik zildeki yazısı bile kazındı; yerine henüz bir isim yazılmadı, orada sadece beyaz, boş bir şerit duruyor. Bir zamanlar dünyada yer kaplayan, nefes alan, her sabah kahvesini yedi gram olarak ayarlayan bir adamdan geriye kalan tek resmi iz, o beyaz boşluk. Sen zaten hep o boşluk olmak istemiştir, şimdi bunu tamamen başardın.
Cebimdeki o siyah defteri çıkarıyorum. Ortasındaki o elinle çizdiğin pergel hissi veren kusursuz daireye son kez bakıyorum. Fark ediyorum ki, sen o daireyi çizerken aslında dünyayı dışarıda bırakmak istememişsin; sen kendini o dairenin içine hapsederek, dünyanın geri kalanının seni incitmesini engellemeye çalışmışsın. İntiharın, bir kaçış değil, kendi üzerine kapanan muazzam bir kale kapısıydı. Şimdi o kapı kilitli ve anahtarı da seninle birlikte gitti.
Parantezin Sonu
Seni düşünürken artık içimde bir öfke ya da büyük bir keder hissetmiyorum. Édouard Levé’nin de dediği gibi, senin ölümün bizim için bir hipotezdi, sen onu bir karara bağladın. Biz geride kalanlar, hayatın o asimetrik, gürültülü ve lekeli yollarında yürümeye devam edeceğiz. Ütüsüz gömlekler giyeceğiz, faturaları geciktireceğiz, kalemi masanın üzerine rastgele fırlatacağız ve her gün biraz daha yaşlanıp eksileceğiz.
Sen ise hep otuz yedi yaşında kalacaksın. Saçların hiç beyazlamayacak, adımların hiç yavaşlamayacak. O son saniyede, sandalyenin altından kayıp gittiği o mutlak anda, zamanı kendi lehine dondurdun. Sen dünyayı yenmedin, dünya da seni evcilleştiremedi. Sadece bir anlaşma yapıldı ve sen masadan ilk kalkan oldun.
"En kusursuz cümle, sonuna nokta konmuş olan cümledir. Noktadan sonra hiçbir kelime o cümlenin anlamını bozamaz, onu değiştiremez. Sen kendi cümleni en doğru yerde bitirdin."
Defteri kapatıyorum. Onu sahafın önündeki o küçük çöp kutusuna değil, parktaki o yarım bıraktığın yürüyüş yolunun kenarındaki bir bankın üzerine bırakıyorum. Belki senin gibi adımlarını sayarak yürüyen bir başkası bulur onu. Belki o dairenin içinde kendi sessizliğini görür.
Sokak lambaları birer birer yanmaya başlıyor. Şehrin gürültüsü yeniden yükseliyor. Kafamı kaldırıp binanın üçüncü katına, o artık tamamen kararmış olan pencerene bakıyorum.
Oradasın. Kusursuz bir geometrinin, hiç bozulmayacak bir sessizliğin ve nihayete ermiş bir hayatın tam ortasındasın.
Parantez kapandı.
Geometri tamamlandı.
Nokta konuldu.
Eduard Leve'nin "İntihar" adlı romanından esinlenilmiştir.





Yorumlar