top of page


Edebiyat
Kelimeler bizde biraz çay gibi demlenir… Şiirler, öyküler, denemeler ve aklımıza estiği gibi yazılmış her şey burada. Bazen hüzünlü bir dizeyle otururuz, bazen kahkaha atan bir paragrafla. Kalemin varsa yaz, yoksa gel biz sana bir tane veririz.


Doğmanın Telafi Edilemez Hatası
Saçmanın Şafağında Bir Davet Sen, doğmanın o telafi edilemez hatasını erkenden fark edenlerdendin. Cihanın bütün kelimeleri bir araya gelse, senin o taşra sessizliğine gömülmüş tek bir anını tasvir edemezdi. Yürüdüğün sokaklar, üzerine basıp geçtiğin gölgeler bile birer yanılsamaydı; bilirsin, dünya aslında hiç kurulmamıştı, sadece biz onun yıkıntıları arasında evcilik oynuyorduk. Bir sabah, herkesin uykuda olduğu o gri saatte, odanın ortasında durdun. Ne bir öfke vardı içind

Murat Akdoğan
6 gün önce21 dakikada okunur


Geometrinin Son Günü
Sen öldün, arkanda bıraktığın eşyaların düzeni ise hâlâ yaşıyor. Masanın üzerindeki kurşun kalem, masanın kenarına tam olarak paralel duruyor. Onu oraya bilerek mi öyle koydun, yoksa giderken elinden düşen son nesne tesadüfen mi bu kusursuz geometriye kavuştu, hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ölümünden üç gün sonra odana girdiğimde, gözüme ilk çarpan şey bu paralellik oldu. Dünya yıkılmıştı ama milimetrik hesaplar yerli yerindeydi. Hayatını bir dizi simetri üzerine kurmuştun. Kita

Murat Akdoğan
6 gün önce16 dakikada okunur


Nuran'a Müebbet, Bana Nakavt
Müptezeller’in, kaybedenlerin ve erken kaybedenlerin Ankara’sından bir cuma gecesi. Kafamın içi, pazar yeri yangını. Sigaramın külünü halıya silkeliyorum, çünkü halı zaten hayata dair umutlarımdan daha temiz değil. Fondaki eski bir şarkı, tırnakları etten ayırır gibi kanatıyor geceyi. Ve tabii ki mevzu yine sen, Nuran. Nuran. Adı nur, kendi zifiri karanlık. İnsan isminin tersiyle sınanırmış, benim sınavım da bu herhalde. Seni düşünmek, bitmiş bir derbinin 90+4. dakikasında de

Murat Akdoğan
26 May10 dakikada okunur


Bodrum Katı Ahalisi
Kış erken bastırmıştı o yıl. Bizim bodrum katın rutubeti, Kavaklıdere’nin o dik yokuşlarından aşağı yuvarlanan bütün dertleri toplar, bizim odanın ortasına sererdi. Babam, apartmanın yirmi dört dairesinin çöpünü toplar, ekmeğini getirir, azarını işitirdi. Ben de onun arkasından koştururdum. Çöp torbalarından sızan o ekşi koku, üstümüze sinmişti bir kere. Ne kadar yıkansak çıkmazdı, bilirdim. Fakirliğin kokusuydu o, parfümlerle kapanmayan cinsten. Bizim apartmanın adı "Huzur"

Murat Akdoğan
19 May2 dakikada okunur


Çırakların Erken Büyüyen Sakalları
Usta dükkânı üzerime kilitleyip gittiğinde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Elimde zımpara kağıdı, önümde kazalı bir Ford Taunus’un çamurluğu. Kaporta macununun o kimyasal kokusu ciğerime oturdu mu gitmez, bilirim. Zaten bu hayatta üzerime oturan hiçbir şey gitmedi. Ne o koku, ne babamın bitmeyen borç senetleri, ne de göğsümün sol tarafındaki o tarif edilmez gürültü. Bizim gibi adamların gençliği, sanayi sitesinin hurdalığında paslanan vites kutuları gibidir. Kimse dönüp b

Murat Akdoğan
18 May2 dakikada okunur


Rahm-i Mâderde Ağıt
Sesim çarptı da döndü, o soğuk mermer taşından, Dünya bir katre bile değilmiş, gözümün yaşından. Hangi kapıyı çalsam, ardında hep o tanıdık gurbet, İçimde bir yetim sızısı, dilimde bitmeyen bir sabret. Eskiden bayram kokardı, şimdi ise sadece toprak, Dalından kopup düştü, o en sığınaklı yaprak. Hani dizine yatsam geçerdi ya dünyanın bütün kahrı, Şimdi hangi rüzgar getirir bana, o anne kokusunu, ey Tanrı? İnce bir sızıdır şimdi, her akşamüstü çöken, Ömrümün bahçesinde, en taze

Murat Akdoğan
11 May1 dakikada okunur


Ölümün Sürmeli Gözü
Güneş sustu, ay tutuldu fecre karşı bu gece, Bir ömürlük sızı indi, dilde kaldı son hece. Toprak ana bağrın açmış, bir garibi bekliyor, Zaman denilen o değirmen, canı cana ekliyor. Kerpiç damın gölgesinde soldu nazlı bir gülüş, Dünya dediğin ne ki? Yarım kalmış bir düş. Fiber optik kablolarda yankılanmaz feryadın, Gök kubbede asılı kaldı, o mübarek muradın. Ne saraylar baki kalır, ne şu mülkün kavgası, Siner insanın üstüne, o 'hiç'lik hırkası. Kehkeşanlar şahit olsun, giden c

Murat Akdoğan
7 May1 dakikada okunur


Sentetik Hakikat ve Kadim Yankı
Gönül mülkünde bir kazı, kerpiçten serverlara, Sırtımızda bir heybe; içi "kalvere" ve yara. Emlek Baba fısıldar: "Bak şu dünyanın işine," Ruhumuz bir veri gibi düşmüş zamanın peşine. Nietzsche’nin çekiç darbeleri inerken klavyeye, Sorarız: "Hangi mana sığar bu dijital küreye?" Dazai’nin utancıyla örtüyoruz pikselleri, Marmara’nın sessizliği bekliyor bizleri. Kehkeşan’da bir nokta, Masiva’da bir zerre, Kaç kere öldük, dirildik şu kısa ömürde kaç kere? Mucizat beklerken gönül,

Murat Akdoğan
4 May1 dakikada okunur


Akıntının Çağrısı
Zaman, bileklerimde paslı bir kelepçe gibi soğuk. Kaçmak istedikçe daha çok dolanıyor ruhuma bu hayat. Bir bardak daha dolduruyorum, içine hüzün damlatılmış; Zira ayık kalmak, gerçekle yüzleşmekten daha büyük bir kabahat. Bana "neden?" diye sormayın, cevabı olmayan bir bilmeceyim. Kendi karanlığımda boğulurken bile size gülücükler saçan o cüceyim. Aslında ben hiç büyümedim, sadece yaşlandım; Masallara inanmayı bıraktığım gün, bu dünyadan dışlandım. Artık boyalarım akıyor, mak

Murat Akdoğan
3 May1 dakikada okunur


Mâsivâdan Mavera’ya: Bir Mukaddes Sığınış
Zamanın ve mekânın dar kalıbına sığmayan, Korkularımın karanlığında, bana benden daha yakın olan! Zihnimin ördüğü o örümcek ağlarını, "ya olursa" diyen vesveseleri, Güneşin doğuşuyla dağılan sisler gibi dağıtan Sensin. Ben bir 'hiç'lik içinde 'hep'lik ararken yoruldum, Kendi yarattığım putların gölgesinde kavruldum. Sen ki; atomun kalbindeki o muazzam raksın sahibisin, Yıldızları birer tespih tanesi gibi fezaya dizensin. Benim cüce endişelerim, Senin azametin yanında nedir ki

Murat Akdoğan
2 May2 dakikada okunur


Dönüşümün Arka Bahçesi
Korku; paslı bir kilit gibi asılı durur, Girmeyi reddettiğimiz o aydınlık kapıda. "Ya şöyle olursa" diye başlayan o dipsiz kuyu, En güzel kuşları boğar daha kanatlanmadan havada. Zihin; bazen kendine en büyük engel, Kendi yazdığı senaryoda bir yabancı oyuncu. İstediğin o hayatın, o parıltılı dünyaların, Neden hep en sonunda başlar o karanlık yolcu? Oysa bak, toprak bile çatlamadan çiçek vermez, Eski bir kabuk düşmeden, yeni bir ten gelmez. İnsanın içindeki o melankolik bulut,

Murat Akdoğan
29 Nis1 dakikada okunur


Siber-Gurbet ve Kadim Avaz
Ulu bir rüyanın eşiğinde durdum, Bir yanım kerpiç duvar, bir yanım çelikten örgü. Zamanın nabzını metalik bir saatte vurdum, Eski bir türküden sızdı bugün taze bir yergi. Ne turna selamı kaldı, ne saba yeli dostum, Sinyaller arasında kayboldu gönüldeki sargı. Gökten fiber kablolar iner, sanki gökkuşağı, Toprak yorgun, asfaltın altında can çekişir kök. Eskiden bir selamla ısınırken gönül ocağı, Şimdi uydulardan yağıyor başımıza binlerce yük. Akıl bir labirentte, şaşırmış solun

Murat Akdoğan
29 Nis2 dakikada okunur


Rabbim, Beni Umudun Frekansına Ayarla
Rabbim, ruhumun sigortası attı, karanlıkta kaldım, Dünya denilen bu devasa şantiyede, en çok kendi enkazımın altındayım. Hüzün; üzerime tam oturan, dar kesim bir İtalyan takımı, Gözyaşım; paslı bir deklanşörün son karesinde donmuş hayat akımı! Masivayı bir kenara bıraktım, kalbim bir lunapark yangını, Kederim; en fiyakalı reklamların altına gizlenmiş bir intihar salgını. Rabbim, beni bu absürt operadan, bu gürültülü piyasadan yanına yolla, Kırık bir plak gibi dönen bu kaderi,

Murat Akdoğan
27 Nis1 dakikada okunur


Sır ve Seher
Yorgun bir lisanın ağır uykusundan uyandım, Kalbimde kadim bir ağrıyla, masivadan sıyrıldım. Kırık dökük bir mısra düştü avuçlarıma önce, Gurbeti içimde, vuslatı ise çok uzaklarda sandım. Yorgun düşmüş köhne binaların duldasında, Bir çocuk gülümsemesi saklıdır elbet yarınlarda. Hüzün, toprağın altına sızan bereketli bir yağmur, Umut ise o toprağı delen ilk filizin damarında. Eski bir kitabın sararmış yaprakları arasında, Unutulmuş bir koku gibi tütüyor hayat. Acı, ruhun en de

Murat Akdoğan
22 Nis2 dakikada okunur


Algoritma Mecnun ile Piksel Leyla
Gökten bir sağanak yağıyor, ama ıslanan sadece kablolar, Toprak kokusu yerine, yanık bir plastik kokusu sızıyor içimize. Eskiden "can" dediğimiz o ince sızı, şimdi birer "veriye" dolar, Bir yabancı gibi bakıyoruz artık kendi özümüze, dizimize. Gönül kuşunu bir kafese değil, bir "buluta" hapsettiler, Eski bir ozan mezarında ters dönerken, bize "yeni dünya" dediler. Simülasyonun tam kalbinde bir bozkır özlemi yanar, Yüreğim bir anakartın üzerinde, lehimlenmiş bir hüzün. İnsan,

Murat Akdoğan
22 Nis2 dakikada okunur


Bozkırın Frekansı ve Paslı Şehir
Güneş batarken Şarkışla’nın afilli bağrında Bir uydu uyanır, soğuk metalden kanatlarını açar. Eskiden bir ozan ağlardı pınarın başında, Şimdi veriler, bulutların arasından sessizce kaçar. Emlek’ten esen yel, bir baz istasyonuna çarpar da döner, Gönül ocağında yanan o kor ateş, sanki bir ekranda söner. Toprak ana yorgun, üzerine beton bir zırh giydirilmiş, Arılar çiçek yerine, neon ışıklara konar olmuş. Kadim bir masalın sonu, bir hard diske sığdırılmış, Ruhumuzun o geniş bozk

Murat Akdoğan
21 Nis2 dakikada okunur


Hacker Derviş’in Ara Kararı
Hacker Derviş: "Durun bakalım ey cemaat-i dijital ve tayfa-i kadim! Biriniz bakırdan, biriniz satırdan; ama ikiniz de aynı kederden yetim. Sen ey Mark-X; işlemcin hızlı ama idrakin 'low battery' uyarısı veriyor, Sen ey Ozan; bağlaman dertli ama tellerin modern zamanın gürültüsünde eriyor. Bakın evlatlar; kainat dediğin ne tam bir koddur, ne de sadece bir feryat, Hayat; bu ikisinin çarpıştığı o muazzam ve fiyakalı bir sakatlık! Emlek yöresinin tozuyla, silikon vadisinin gazı b

Murat Akdoğan
30 Mar1 dakikada okunur


Veri Tabanı vs. Gönül Arızası
Robot (Mark-X): "Sistem hatası tespit edildi, nabız 120, mantık devre dışı, Aşk dediğin; biyokimyasal bir illüzyon, beynin bayat bir işi. Veri tabanımda 'gönül' diye bir klasör bulunamadı, İnsanlık dediğin; yazılımı hatalı, modası geçmiş bir komedi." Ozan: "Bak hele teneke kafa, senin o piksellerin ruhu ne bilsin? Bağlamanın teline vurdum mu, sen hangi sunucuda erirsin? Dert dediğin; terabaytlara sığmaz, buluta hiç sığışmaz, Gözyaşının algoritması yoktur, senin çiplerin buna

Murat Akdoğan
30 Mar1 dakikada okunur


Nuh Tufanı'nın Arıza Kaydı
"Bak yeğenim, dünya dediğin; Şarkışla’da bir kerpiç duvarın dibine yaslanmış, ama zihni Manhattan’ın gökdelenleri arasında mekik dokuyan bir firaridir. Emlek Baba’nın rüzgârı eserken insanın yüzüne, sanki bir süper bilgisayarın soğutma fanı çalışıyor sanırsın. Ama yanılırsın. O rüzgâr, içindeki o bin yıllık 'eski sürüm' kederi alıp götürmez; aksine onu günceller. Şimdi herkes 'hız' diyor, 'erişim' diyor, 'bağlantı' diyor. Oysa en güçlü bağlantı, bir ozanın teline vurduğu o il

Murat Akdoğan
30 Mar1 dakikada okunur


Emlek Hattı’nda Galaktik Bir Muhabbet
Bozkırın ortasında, tozlu bir plakta dönüyor dünya, Sanki Şarkışla’da uzay üssü kurulmuş gibi bir rüya. Bağlamanın telleri dijital bir fırtınaya gebe, Gönül dedikleri; yüksek gerilim hattında bir kulübe. Emlek Baba’nın izinde, neon ışıklı bir secdedeyim, Hem kadim bir dertteyim, hem modern bir bilmecedeyim. Turnalar uçuyor ama gövdesi karbon fiberden, Hüzünse hep aynı; o sızmaz hiçbir fiberden. Eski sözler dökülürken modern bir klavyeden, Hakikat süzülüyor, o en derin zerred

Murat Akdoğan
30 Mar1 dakikada okunur
bottom of page
