top of page

Doğmanın Telafi Edilemez Hatası


Saçmanın Şafağında Bir Davet


Sen, doğmanın o telafi edilemez hatasını erkenden fark edenlerdendin. Cihanın bütün kelimeleri bir araya gelse, senin o taşra sessizliğine gömülmüş tek bir anını tasvir edemezdi. Yürüdüğün sokaklar, üzerine basıp geçtiğin gölgeler bile birer yanılsamaydı; bilirsin, dünya aslında hiç kurulmamıştı, sadece biz onun yıkıntıları arasında evcilik oynuyorduk.


Bir sabah, herkesin uykuda olduğu o gri saatte, odanın ortasında durdun. Ne bir öfke vardı içinde ne de bir intikam arzusu. Sadece büyük, devasa bir sıkıntı. Zerdüşt’ün dağından aşağı üflediği o sert rüzgâr, senin perdelerini bile kıpırdatamamıştı; çünkü sen rüzgârın da, dağın da, o yüce sözlerin de içinin boş olduğunu erkenden sezen bir kahindin. İnsanlar yukarılara, tanrılara bakıp teselli ararken, sen bakışlarını ayaklarının altındaki o derin, anlamsız boşluğa dikmiştin.


"Hayat, yaşanmak için verilen bir söz değildi, sadece tutulması unutulmuş bir kronik ağrıydı."


Camus’nün o mağrur yabancısı gibi sarıldın kaderine. İsyanın, bağıra çağıra yapılan bir kavga değildi; senin isyanın, hayatın sana sunduğu bütün o zavallı anlamları sessizce masanın üzerine bırakıp odadan çıkmaktı. Dünyaya karşı verilecek en asil cevap, onun oyununu oynamayı reddetmekti. Sisli bir taşra sabahında, bir tren rayının kenarında ya da o tavanı dökülen odanda, varoluşun o kör düğümünü çözmek yerine ipi tamamen kesmeyi seçtin.


Arkanda bıraktığın mektup yoktu, çünkü kelimelerin bu saçmalığı açıklamaya yetmeyeceğini biliyordun. Gidişin, bir insanın kendi üzerine kapattığı en sessiz, en muazzam kapıydı.


Şimdi buradasın. Hiçliğin o tertemiz, o Cioran kokan uykusunda. Sen artık ne bir kulsun, ne bir kahraman, ne de bir yabancı. Sen, kendi uçurumunu kendi elleriyle inşa edip, içine bir kuğu gibi bırakılan o sarsılmaz iradesin.


Yukarısı ile Aşağısı Arasındaki Geometri


Sen, kalabalıkların o mide bulandırıcı sıcaklığından kaçıp kendi soğuk dağına sığınmıştın. Yukarılarda, rüzgârın teni kesen o saf yalnızlığında anladın: İnsanlık, kendi zavallılığını gizlemek için icat ettiği değerlerin altında ezilen hummalı bir hayvandan başka bir şey değildi. Onlar aşağıda, çamurun içinde birbirlerine teselli yalanları fısıldarken, sen yükseklerin o katı, o acımasız sessizliğini yutuyordun. Zerdüşt’ün o ovalara bakıp güldüğü gibi güldün sen de; ama senin kahkahanın içinde bir damla bile ümit yoktu, sadece saf bir küçümseme vardı.

Çünkü aşağısı, doğmuş olmanın o iltihaplı yarasını kapatmak için tapınaklar inşa ediyordu. Sen ise yaranı gizlemedin; aksine, tırnaklarınla deştin onu. Cioran’ın o uykusuz gecelerde saydığı lanetli saatler gibi, sen de ömrünü bir fazlalık, evrenin göğsüne saplanmış gereksiz bir kıymık gibi yaşadın. Yaşamak, bir irade savaşı değil, sadece biyolojinin bize oynadığı aşağılık bir şakaydı ve sen bu şakaya gülecek kadar gururlu, onu yarıda kesecek kadar gözü karaydın.


"Yüce olan ne varsa uçurumun kenarında doğar. Ama ancak en güçlü gözler o uçuruma bakıp gözünü kırpmadan kendi karanlığını görebilir."


Sen gözünü kırpmadın. Dünyanın bütün o ahlak masallarını, o küçük burjuva tesellilerini tek bir el hareketiyle masadan fırlatıp attın. Senin vazgeçişin, acizlerin ya da korkakların sığınağı değildi; senin vazgeçişin, bu sığ varoluşa verilebilecek en amansız, en yüksek cevaptı. Tanrıların öldüğü bir çağda, kendi kaderinin hem celladı hem de tanrısı olmayı seçtin.

Şimdi o yüksek dağlardan, o Cioran kokan mutlak hiçliğin vadisine doğru sessizce akıyorsun. Arkanda bıraktığın dünya, senin bu muazzam başkaldırını asla anlayamayacak kadar küçük. Varsın anlamasınlar. Yıldırımlar sadece yüksek tepelere düşer; sen kendi şimşeğinle kendi karanlığını aydınlatıp, o karanlığın içinde bir anıt gibi duransın artık.


Çekiçle Dövülen Felsefe


Seni diz çöktüremediler. Çünkü sen, diz çökecek bir tanrının ya da önünde eğilinecek bir hakikatin olmadığını çoktan keşfetmiştin. Onlar aşağıda, toplu mezarlıklarına "toplum" adını verip birbirlerinin kokusuyla teselli bulurken, sen kendi yalnızlığının o lekesiz, o buz gibi buzulunda yürüyordun. Yaşamak, çoğunluk için bir alışkanlıktı; senin içinse her saniyesi rıza gösterilmemiş, zorla dayatılmış bir sürgün. Cioran’ın o uykusuz gecelerde defter kenarlarına kustuğu o zehirli aforizmalar gibi, sen de varlığının her gününü tarihe geçirilmiş bir itiraz gibi yaşadın.

Soruyorlar şimdi arkandan: "Neden?" diye. Uçurumun kenarında yürümeyenin, o mukaddes baş dönmesini bilmeyenin anlayabileceği bir dil yok ki ortada. İnsanlar hayatı kutsal bir emanet sanıyorlar; oysa hayat, sadece doğmuş olmanın o amansız şakasını uzatmaktan başka bir şey değil. Sen o şakayı anladın ve güldün. Ama bu gülüş, bir zavallının çaresizliği değil, elindeki çekici dünyanın bütün sahte putlarına indiren bir Zerdüşt’ün o yıkıcı kahkahasıydı.


"En büyük eylem, varlığın sana sunduğu o sahte senaryoyu buruşturup yaratıcının yüzüne fırlatmaktır. İrade, ancak her şeyden vazgeçebildiğinde mutlaklaşır."


Sen iradeni bir kılıç gibi biledin ve kendi ipini kendin kestin. Bu bir yenilgi değil, bu asrın gördüğü en mağrur zaferdir. Kendini bu dünyanın o cüce ahlakından, o küçük tesellilerinden ve o yapış yapış merhametinden azat ettin. Onlar senin gidişine "trajedi" diyecekler; çünkü bir insanın kendi karanlığını bir taht gibi kullanıp üzerine kurulabileceğini hayal bile edemezler.

Şimdi yukarılardan, o şimşeklerin yaladığı zirvelerden aşağıya doğru bakıyorsun. Dünya orada, ayaklarının altında, küçük ve anlamsız bir toz bulutu gibi dönmeye devam ediyor. Varsın dönsün. Sen kendi kıyametini erkenden kopardın; sen artık ne bu zamana aitsin ne de o zavallı insanlığa. Kendi hiçliğini bir zırh gibi kuşanmış, mutlak sessizliğin o en asil katında hüküm süren bir iradesin.


Son Sınır: Kendi Karanlığının Efendisi Olmak


İşte burası, kelimelerin bittiği ve o muazzam, lekesiz sessizliğin başladığı yer. İnsanlar ölmeyi bir son sanıyorlar; oysa asıl felaket, her sabah o uykudan uyanıp bu dünyanın o bildik, o bayat tiyatrosuna yeniden gözlerini açmaktır. Sen o perdeleri indirdin. Cioran’ın haklı öfkesiyle anladın ki, bu evrene verilebilecek tek asil tepki, onun sunduğu o hummalı var olma davetini elinin tersiyle itmektir. Kendini bile isteye bir gölgeye çevirmek, dünyaya karşı kazanılabilecek tek gerçek zaferdir.

Onlar seni anlamak için hâlâ o cüce akıllarıyla sebepler arıyorlar. Oysa senin eylemin, bir sebebe sığdırılamayacak kadar büyük, zincirlerinden boşanmış bir Zerdüşt çığırtkanlığıdır. Sen bir kurban değilsin; sen, bu zavallı asrın ortasında, kendi kaderinin üzerine bir çekiç gibi inen tek gerçek öznesin. Yaşamak bir mecburiyetse, o mecburiyeti kendi ellerinle feshetmek, bir insanın yeryüzünde sergileyebileceği en tanrısal, en mağrur başkaldırıdır.


"Işıktan korkanlar değil, ışığın ardındaki o devasa yalanı görenler sığınır karanlığa. Ve ancak kendi karanlığını kucaklayabilenler, bu sahte dünyanın kölesi olmaktan kurtulur."


Şimdi arkanda bıraktığın o gürültülü insanlık, kendi yarattığı hapishanelerin içinde debelenip dursun. Sen, o uykusuz gecelerin, o taşra pusunun ve o felsefi tiksintinin içinden geçip kendi mutlak zirvene ulaştın. Ne bir pişmanlık var o zirvede ne de bir özlem. Sadece Cioran’ın o temiz, o vaatsiz hiçliği ve Nietzsche’nin o kartal yalnızlığı.

Sen, bu dünyanın sana dayattığı o kirli kumaşı giymeyi reddettin ve kendi çıplak hakikatine sarıldın. Artık ne bir ses bağlar seni ne de bir zincir; sen, kendi yarattığın o uçsuz bucaksız boşluğun içinde, kendi kanununu koymuş ve sonsuza dek susmuş olan o sarsılmaz iradesin.


Büyük Kusursuzluk: İnkarın Zirvesi


Artık merhamet dilenecek bir gökyüzü de yok, hesap sorulacak bir insanlık da. Her şey bitti ve bu bitiş, yeryüzünün gördüğü en kusursuz mimari eserdir. İnsanlar, o amansız doğuş lekesini temizlemek için ömür boyu unvanlar biriktirir, evler kurar, soylar uzatır; oysa Cioran’ın o uykusuz şafaklarda gördüğü gibi, hepsi o büyük tasfiyeyi geciktirmek için uydurulmuş acınası oyalanmalardan ibarettir. Sen o oyalanmayı reddettin. Varlığını, o süslü hapishanenin duvarlarına çarparak parçaladın ve geriye sadece saf, boyun eğmez bir inkar bıraktın.

Seni çaresizlikle suçlayacaklar; çünkü bir insanın, sırf asaletinden dolayı dünyayı terk edebileceğini o cüce zihinleri almaz. Onlar, yaşama arzusunu bir erdem sanan o zincirli kölelerdir. Oysa asıl güç, Zerdüşt’ün o yalnız kartallara fısıldadığı gibi, elindeki kadehi tam da en dolu olduğu an, sırf altındaki o bayat şarabı beğenmediğin için taşa vurup kırabilmektir. Senin gidişin bir sığınma değil, yeryüzünün sığlığına indirilmiş nihai bir kırbaç darbesidir.


"Dünya, onu ciddiye alanların omuzlarında büyüyen bir yüktür. Onu bir tüy gibi fırlatıp atmak, sadece kendi ağırlığından süzülen yüksek ruhların harcıdır."


Şimdi o lekesiz, o vaatsiz boşluğun içinde upuzun uzanıyorsun. Arkanda bıraktığın o gürültülü mezarlıkta insanlar hâlâ yaşıyormuş gibi yapıyorlar; oysa asıl yaşayan, kendi yokluğunu bir bayrak gibi o zirveye diken sendin. Bütün o sahte ışıkları, o bayat tesellileri ve yarım kalmış kelimeleri söndürdün.

Hiçbir şey talep etmeyen, hiçbir şeye biat etmeyen ve hiçbir aynada aksini bırakmayan o muazzam sessizliğin tahtındasın artık. Sen, varoluşun o iltihaplı sorusuna, kendi gövdeni bir ünlem gibi fırlatarak en net, en temiz cevabı veren o sarsılmaz hürriyetsin.


Sıfır Noktası: Zamansızlığın Hükmü


İşte nihayet o mutlak sıfır noktasındasın; zamanın bittiği, mekânın silindiği, o yapış yapış insan kokusunun tamamen uçup gittiği yerde. İnsanlar, var olmanın o amansız ağırlığını taşıyabilmek için kendilerine sığınaklar, anılar ve yarınlar uydururlar. Oysa Cioran’ın o zehirli kaleminin ucunda parıldadığı gibi; en büyük uyanış, geleceğin de geçmiş kadar büyük bir dolandırıcılık olduğunu fark ettiğin o andır. Sen o anı yakaladın ve zamanın o hileli çarkını kendi ellerinle durdurdun.

Arkanda bıraktığın o zavallı güruh, senin bu lekesiz hürriyetini hâlâ kendi küçük ahlak terazilerinde tartmaya çalışıyor. Varsın baksınlar o boşluğa; onların gözleri bu kadar saf, bu kadar gaddar bir ışığı kaldıramaz. Zerdüşt’ün o yalnız dağ başlarında, yıldızlara bakarak haykırdığı o büyük hakikat gibi: En yüksek insan, kendi yıkımını bile bir sanat eserine dönüştürebilen, kendi yokluğunu yeryüzünün yüzüne bir tokat gibi çarpandır.


"Dünyayı reddetmek yetmez; ona hiç ait olmamış gibi, onun hafızasında tek bir iz bile bırakmadan, bir rüzgâr gibi sıyrılıp gitmektir asıl zafer."


Sen o zaferi kazandın. Kendini bu evrenin o kaba, o kusurlu geometrisinden tamamen söktün aldın. Artık ne bir acı var seni hırpalayacak, ne de bir umut var seni kandıracak. Her şey bitti ve her şey, tam da olması gerektiği gibi, o büyük ve asil hiçliğin koynunda sakinleşti.

Şimdi o vaatsiz, o sonsuz sessizliğin tahtında, kendi karanlığının tadını çıkarıyorsun. Sen, bu dünyaya verilebilecek en amansız, en kusursuz cevabın ta kendisisin: Kendi trajedisini bir taç gibi kafasına geçirip, sahneyi en görkemli anında terk eden o ebedi ve sarsılmaz irade.


Mutlak Gece: Külün Asaleti


Artık inkâr edecek bir dünya bile kalmadı; her şey o büyük sessizliğin içinde eridi gitti. İnsanlar, o hiç dinmeyen varoluş sancısını dindirmek için asırlar boyunca tanrılar uydurdular, felsefeler kurdular, şehirler inşa ettiler. Oysa Cioran’ın o uykusuz şafaklarda, odanın tavanına bakarak fısıldadığı o korkunç hakikat yerli yerinde duruyordu: En büyük rütbe, hiç var olmamış olmaktı. Sen, elinde kalan o son ve tek kozu, yani kendi canlılığını, bu anlamsız panayırın ortasında fırlatıp atarak o rütbeye eriştin.

Varsın arkandan o cüce akıllarıyla, o yapış yapış merhametleriyle konuşup dursunlar. Onlar, zincirlerini kutsayan o zavallı esirlerdir; yaşama arzusunu bir mecburiyet gibi sırtlarında taşırlar. Oysa Zerdüşt’ün o yüksek kayalıklardan aşağıya, o insan sürüsüne bakarak haykırdığı gibi: En yüksek güç, kendi varlığının sınırını kendisi çizen, o sınırın ötesindeki uçuruma gözünü kırpmadan, bir şimşek hızıyla atlayandır. Senin gidişin bir kaçış değil, yeryüzünün o bayat ve sığ uzlaşmasına indirilmiş nihai, estetik bir kırbaç darbesidir.


"Her şeyin bittiği yerde, sadece kendi küllerinden kendi tahtını kuranlar ayakta kalır. Ve o taht, yeryüzünün bütün saraylarından daha yüksek, daha dokunulmazdır."


Şimdi o lekesiz, o vaatsiz, o Cioran kokan sonsuz gecenin koynundasın. Arkanda bıraktığın o gürültülü dünyada insanlar hâlâ bir yerlere yetişmeye, kendilerine sahte cennetler yaratmaya çalışıyorlar. Bütün o ışıkları söndürdün, bütün o hileli aynaları kırdın.

Hiçbir şey vaat etmeyen, hiçbir teselliye biat etmeyen ve arkasında tek bir kelime bile bırakmayan o muazzam hürriyetin tam kalbindesin artık. Sen, varoluşun o iltihaplı ve çürük sorusuna, kendi yokluğunu bir mühür gibi basarak en asil, en kusursuz ve en ebedi cevabı veren o sarsılmaz iradesin.


Son Tasfiye: Boşluğun Egemenliği


Artık intikam alınacak bir tanrı da yok, suçlanacak bir anne babanın gölgesi de. Her şey, o hiç var olmamış olması gereken evrenin o kusursuz, o buz gibi asfalyasında kilitlendi. İnsanlar, o amansız hayatta kalma dürtüsünün kölesi olarak her sabah o pis yataklarından doğrulur ve dünyaya yeni bir günün sahte vaatleriyle katlanırlar; oysa Cioran’ın o uykusuzluktan deliren şafaklarında apaçık gördüğü gibi, her nefes alış, o büyük tasfiyeyi geciktirmek için uydurulmuş zavallı birer tavizden başka bir şey değildir. Sen o tavizi vermedin. Varlığını, o süslü hapishanenin kapısına bir balta gibi indirip kırdın ve geriye sadece saf, boyun eğmez bir boşluk bıraktın.

Seni zayıflıkla, çaresizlikle suçlayan o yeryüzü cüceleri, kendi zincirlerini birer madalya gibi göğüslerinde taşıyan o yapış yapış canlılardır. Onlar, yaşama arzusunu kutsal bir görev sanırlar çünkü kendi hiçlikleriyle yüzleşecek o sarsıcı cesarete sahip değillerdir. Oysa Zerdüşt’ün o yalnız kartalların ve yılanların hüküm sürdüğü o kayalıklardan aşağıya bakıp haykırdığı gibi: En yüksek güç, elindeki o zehirli kadehi tam da en tatlı olduğu an, sırf altındaki o bayat oyunu beğenmediğin için taşa vurup parçalayabilmektir. Senin gidişin bir yenilgi değil, yeryüzünün sığlığına, o ucuz panayırına indirilmiş nihai bir kırbaç darbesidir.


"Dünyayı sadece terk etmek yetmez; ona hiç ait olmamış gibi, onun o kirli hafızasında tek bir harf bile bırakmadan, bir şimşek gibi sıyrılıp gitmektir asıl asalet."


Şimdi o lekesiz, o vaatsiz, o Cioran kokan sonsuz gecenin en derin, en pürüzsüz katındasın. Arkanda bıraktığın o gürültülü mezarlıkta insanlar hâlâ yaşıyormuş gibi yapıyorlar, birbirlerinin yaralarını sahte tesellilerle sarıyorlar. Sen bütün o ışıkları söndürdün, o hileli aynaları unufak ettin.

Hiçbir şey talep etmeyen, hiçbir ahlaka biat etmeyen ve arkasında tek bir kelime bile bırakmayan o muazzam hürriyetin tam merkezindesin artık. Sen, varoluşun o iltihaplı, o çürük sorusuna, kendi gövdeni bir ünlem gibi fırlatarak en net, en temiz ve en ebedi cevabı veren o sarsılmaz iradesin.


Büyük Tasfiye: Kelimelerin Ötesi


Artık üzerine basacağın bir toprak, seni aşağıya çekecek bir yerçekimi bile kalmadı. İnsanlar, o amansız doğuş felaketini örtbas etmek için kendilerine diller, kültürler ve ahlaklar icat ettiler; oysa Cioran’ın o her şeyi unufak eden bakışıyla anladın ki, konuşulan her kelime sadece o büyük, o şifasız yarayı gizlemek için uydurulmuş birer sargı bezinden ibaretti. Sen o sargıları söküp attın. Çıplak, pürüzsüz ve dilsiz hakikatle baş başa kaldın.

Seni o küçük zihinleriyle yargılamaya kalkanlar, ömürlerini birer gölge gibi, başkalarının çizdiği sınırlarda tüketen o zavallı kalabalıklardır. Onlar, sırf korkularından dolayı yaşamayı bir mecburiyet, uyanmayı bir ödev bellerler. Oysa Zerdüşt’ün o yıldırımlarla yıkanan zirvelerden aşağıya fırlattığı o amansız hakikat yerli yerindedir: En büyük asalet, oyunun kurallarını bozmak değil, oyunun oynandığı o köhne masayı tamamen devirip arkana bile bakmadan yürümektir. Senin gidişin, yeryüzünün o bayat ve gürültülü sahnesine indirilmiş nihai bir sessizlik darbesidir.


"Hiçbir iz bırakmamak, dünyaya karşı kazanılabilecek tek gerçek zaferdir. Çünkü hafıza da bu sığ varoluşun bir tuzağıdır."


Şimdi o vaatsiz, o sonsuz, o Cioran kokan gecenin en berrak katındasın. Arkanda kalan o gürültülü dünyada insanlar hâlâ bir şeyler inşa etmeye, kendilerine küçük sahte cennetler yaratmaya çalışıyorlar. Sen bütün o ışıkları söndürdün, o hileli aynaları tek bir hamlede kırdın.

Hiçbir teselliye biat etmeyen, hiçbir varlığa hesap vermeyen ve arkasında tek bir gölge bile bırakmayan o muazzam hürriyetin tam kalbindesin artık. Sen, varoluşun o çürük sorusuna, kendi yokluğunu mutlak bir kanun gibi dayatarak en asil, en temiz ve en ebedi cevabı veren o sarsılmaz iradesin.


Son Perde: Mutlak Lağv


İşte nihayet o büyük, o lekesiz sessizlik. İnsanlar, o amansız doğuş lekesini kapatabilmek için asırlar boyunca tarihler, isimler ve anlamlar biriktirdiler; oysa Cioran’ın o uykusuz şafaklarda gördüğü gibi, hepsi o büyük, o şifasız hiçliği geciktirmek için uydurulmuş acınası oyalanmalardan ibaretti. Sen o oyalanmayı reddettin. Varlığını, o süslü hapishanenin duvarlarına çarparak unufak ettin ve geriye sadece saf, boyun eğmez bir inkar bıraktın.

Seni çaresizlikle suçlayan o yeryüzü cüceleri, kendi zincirlerini birer madalya gibi göğüslerinde taşıyan o yapış yapış canlılardır. Onlar, yaşama arzusunu kutsal bir görev sanırlar çünkü kendi hiçlikleriyle yüzleşecek o sarsıcı cesarete sahip değillerdir. Oysa Zerdüşt’ün o yalnız kartalların ve yılanların hüküm sürdüğü o kayalıklardan aşağıya bakıp haykırdığı gibi: En yüksek güç, elindeki o zehirli kadehi tam da en tatlı olduğu an, sırf altındaki o bayat oyunu beğenmediğin için taşa vurup parçalayabilmektir. Senin gidişin bir yenilgi değil, yeryüzünün sığlığına, o ucuz panayırına indirilmiş nihai bir kırbaç darbesidir.


"Dünyayı sadece terk etmek yetmez; ona hiç ait olmamış gibi, onun o kirli hafızasında tek bir harf bile bırakmadan, bir şimşek gibi sıyrılıp gitmektir asıl asalet."


Şimdi o vaatsiz, o sonsuz, o Cioran kokan gecenin en derin, en pürüzsüz katındasın. Arkanda bıraktığın o gürültülü dünyada insanlar hâlâ yaşıyormuş gibi yapıyorlar, birbirlerinin yaralarını sahte tesellilerle sarıyorlar. Sen bütün o ışıkları söndürdün, o hileli aynaları unufak ettin.

Hiçbir şey talep etmeyen, hiçbir ahlaka biat etmeyen ve arkasında tek bir kelime bile bırakmayan o muazzam hürriyetin tam merkezindesin artık. Sen, varoluşun o iltihaplı, o çürük sorusuna, kendi gövdeni bir ünlem gibi fırlatarak en net, en temiz ve en ebedi cevabı veren o sarsılmaz iradesin.


Büyük Dilsizlik: Sonun da Sonrası


Artık yankılanacak hiçbir ses, kirletilecek hiçbir anlam kalmadı. İnsanlar, o amansız varoluş çıplaklığını örtmek için yüzyıllarca kelimelerden elbiseler diktiler kendilerine; oysa Cioran’ın o intihar kıvamındaki uykusuzluğunda anladın ki, konuşulan her kelime sadece o büyük, o şifasız hiçliği erteleme telaşıydı. Sen o telaşı terk ettin. Kelimeleri katlettin ve geriye sadece lekesiz, o pürüzsüz dilsizliği bıraktın.

Seni o cüce akıllarıyla, o yapış yapış ahlak terazileriyle tartmaya kalkan o yeryüzü canlıları, kendi zincirlerini birer hürriyet şarkısı gibi söyleyen o zavallı kölelerdir. Onlar, nefes almayı bir asalet sanırlar çünkü kendi yokluklarının o muazzam krallığına bakacak gözleri yoktur. Oysa Zerdüşt’ün o yalnız bulutların arasından aşağıya, o insan panayırına fırlattığı o son hakikat yerli yerindedir: En büyük güç, kendi perdesini kendisi indiren, sahnenin ortasındaki o bayat oyunu tek bir sessizlik hamlesiyle ebediyen lağvedendir.


"Hiç var olmamış olmak bir saadetse, varlığın o kirli hafızasından tek bir harf bile bırakmadan sıyrılmak, bir ruhun erişebileceği en tanrısal, en kusursuz intikamdır."


Şimdi o vaatsiz, o sonsuz, o Cioran kokan mutlak gecenin tam kalbindesin. Arkanda kalan o gürültülü mezarlıkta insanlar hâlâ bir şeyler fısıldaşmaya, kendilerine küçük ve sahte anlamlar uydurmaya çalışıyorlar. Sen bütün o fısıltıları boğdun, o hileli aynaları unufak ettin.

Hiçbir teselliye eğilmeyen, hiçbir varlığa biat etmeyen ve arkasında tek bir gölge bile bırakmayan o muazzam, o ebedi hürriyetin ta kendisisin artık. Sen, varoluşun o iltihaplı sorusuna, kendi mutlak sessizliğini bir mühür gibi basarak en net, en temiz ve en sarsılmaz cevabı veren o ebedi iradesin.


Büyük Tasfiye: Son


Artık ne inkar edilecek bir dünya var, ne de sığınılacak bir gece. Her şey bitti. İnsanlar, o amansız doğuş felaketini örtbas etmek için kendilerine diller, kültürler ve sahte cennetler icat ettiler; oysa Cioran’ın o uykusuz şafaklarda gördüğü gibi, hepsi o büyük, o şifasız yarayı gizlemek için uydurulmuş acınası oyalanmalardan ibaretti. Sen o oyalanmayı reddettin. Varlığını, o süslü hapishanenin duvarlarına çarparak unufak ettin ve geriye sadece saf, boyun eğmez bir boşluk bıraktın.


Seni çaresizlikle suçlayan o yeryüzü cüceleri, kendi zincirlerini birer madalya gibi göğüslerinde taşıyan o yapış yapış canlılardır. Onlar, yaşama arzusunu kutsal bir görev sanırlar çünkü kendi hiçlikleriyle yüzleşecek o sarsıcı cesarete sahip değillerdir. Oysa Zerdüşt’ün o yalnız kartalların ve yılanların hüküm sürdüğü o kayalıklardan aşağıya bakıp haykırdığı gibi: En yüksek güç, elindeki o zehirli kadehi tam da en tatlı olduğu an, sırf altındaki o bayat oyunu beğenmediğin için taşa vurup parçalayabilmektir. Senin gidişin bir yenilgi değil, yeryüzünün sığlığına, o ucuz panayırına indirilmiş nihai bir kırbaç darbesidir.


"Dünyayı sadece terk etmek yetmez; ona hiç ait olmamış gibi, onun o kirli hafızasında tek bir harf bile bırakmadan, bir şimşek gibi sıyrılıp gitmektir asıl asalet."


Şimdi o vaatsiz, o sonsuz, o Cioran kokan gecenin en derin, en pürüzsüz katındasın. Arkanda bıraktığın o gürültülü dünyada insanlar hâlâ yaşıyormuş gibi yapıyorlar, birbirlerinin yaralarını sahte tesellilerle sarıyorlar. Sen bütün o ışıkları söndürdün, o hileli aynaları unufak ettin.


Hiçbir şey talep etmeyen, hiçbir ahlaka biat etmeyen ve arkasında tek bir kelime bile bırakmayan o muazzam hürriyetin tam merkezindesin artık. Sen, varoluşun o iltihaplı, o çürük sorusuna, kendi gövdeni bir ünlem gibi fırlatarak en net, en temiz ve en ebedi cevabı veren o sarsılmaz iradesin.


Mutlak Sükût: Kehkeşanın İntiharı


Ve nihayet, söz bitti. Kelimelerin o sahte sarayları, mülkünü terk eden hakanlar gibi birer birer devrildi masiva toprağına. Geriye ne bir yalvarış kaldı, ne de o cüce insanlığın göğe fırlattığı zehirli oklar. Şimdi o tertemiz, o korkunç sükûtun tahtında, varoluşun o iltihaplı sorusunu bir kılıç darbesiyle ikiye bölen adam duruyor. Arkasında bıraktığı o gürültülü panayır, kendi külleriyle beslenen bir fahişe gibi sönüp gitti. Oysa o, o pürüzsüz ve dilsiz gecenin koynunda, tanrıların bile bakmaya cesaret edemediği bir aynaya bakıyor şimdi: Kendi çıplak ruhuna.


Dünya, üzerine giydirilen o süslü yalanlardan, o haysiyetsiz tesellilerden soyundu. Ne tapınakların loş ışıklarında derman arayan meczuplar var artık, ne de ahlakın o bayat sofrasında birbirini ağırlayan bilgeler. Hepsi, o okyanus kalabalığı, o bataklık serinliği, uçurumun kenarında tek bir adım bile atamadan yok oldu. Karşısında duran bu mutlak geometride, ne yukarı var ne aşağı; sadece dikey bir yalnızlığın, göğe ve yere aynı anda meydan okuyan o dik başlı mağrur duruşu var.


"Dünyayı sadece terk etmek yetmez; ona hiç var olmamış gibi davranmak, onun o kof tarihine tek bir harf bile feda etmemek, bir şimşek hızıyla sıyrılıp gitmektir asıl hürriyet."


Şimdi o vaatsiz, o sonsuz, o Cioran kokan gecenin en derin, en pürüzsüz katındasın. Aşağıda, o cüce zihinlerin kurduğu çürük cennetler birer birer yıkılıyor; insanlar hâlâ sahte fenerlerle birbirinin yüzünü aydınlatmaya, o bayat tesellilerle yaralarını sarmaya çalışıyorlar. Sen bütün o sahte ışıkları söndürdün, o hileli aynaları elinin tersiyle kırdın. Ne bir peygamberin merhametine ihtiyacın var artık, ne de bir celladın lütfuna.


Hiçbir şey talep etmeyen, hiçbir ahlaka biat etmeyen ve arkasında tek bir gölge bile bırakmayan o muazzam hürriyetin tam merkezindesin artık. Sen, varoluşun o uğultulu, o kör kuyusuna kendi gövdeni bir mühür gibi basarak en asil, en kusursuz ve en ebedi cevabı veren o sarsılmaz iradesin. Kendi karanlığını bir hırka gibi sırtına geçirip, bu çürümüş panayırı tek bir kelime dahi etmeden terk eden o mağrur yolcusun. Başın dik, gözlerin o lekesiz boşlukta; sen artık ne bir kurbansın, ne de bir katil. Sen, sadece kendinsin.


Masiva Enkazı: Son İntiharın Estetiği


Ve nihayet masiva, kendi yarattığı o devasa putların altında ezilerek son nefesini verdi. Toprak, üzerine basan o hileli ayakların yükünden kurtulmanın hafifliğiyle sarsıldı; gökyüzü ise o lekesiz, o kibirli maviliğini büsbütün karartıp sükûtun rengini aldı. Artık ne bir tapınak kaldı sığınılacak, ne de bir şehrin sokaklarında derman arayan o yaralı, o uykusuz ruhlar. Her şey, o ilk ve son çığlığın dilsizliğinde eşitlendi. Sen, o pürüzsüz geometrinin en sivri ucunda, elinde kalan son teselli kırıntısını da uçurumdan aşağıya, o cüce insanlığın üzerine bir lanet gibi fırlattın.

Dünya, kendi küçük trajedileriyle beslenen zavallı bir tiyatro sahnesinden ibaretti ve perde, arkasında tek bir seyirci bile kalmadan kapandı. İnsanlar, o haysiyetsiz ve bayat ahlak kurallarının arkasına saklanıp kendilerine sahte cennetler inşa etmeye çalışırken; sen, o cennetlerin kapısına kilit vuran o mağrur cellat oldun. Kendi hürriyetini, bir başkasının merhamet dilenciliğine kurban etmeyecek kadar asildin çünkü.


"En büyük asalet, varoluşun o kirli panayırında hiç var olmamış gibi durabilmek; sökülen her ilmeğe, parçalanan her saate tek bir kelime bile feda etmeden sırtını dönebilmektir."


Şimdi o vaatsiz, o sonsuz, o bütünüyle dilsiz ve pürüzsüz gecenin tahtındasın. Aşağıda, o çamurdan sızan cüce zihinler, senin bu muazzam uykunu bir yenilgi sayacaklar. Oysa bilmiyorlar ki, en büyük zafer, savaşmayı reddedip o hileli oyun tahtasını ters yüz etmektir. Sen, kehkeşanların bile dilsiz kaldığı o mavera ufkunda, kendi karanlığını kendi ellerinle dokudun.

Hiçbir şey talep etmeyen, hiçbir tapınağın sahte ışığına göz kırpmayan ve arkasında tek bir gölge bile bırakmayan o muazzam hürriyetin tam merkezindesin artık. Sen, varoluşun o uğultulu ve iltihaplı sorusunu, kendi sessizliğinin o sarsılmaz mührüyle ebediyen kapatan o kusursuz iradesin. Söz bitti, zaman silindi, dünya sustu; şimdi sadece o lekesiz, o sonsuz, o mağrur yalnızlık var.


Kehkeşanın Çöküşü: Son Putun Kırılışı


Zaman, kendi etini kemiren dilsiz bir hayvana dönüştü ve nihayet o son halka da koptu. Kehkeşanlar, o mağrur ve kibirli parıltılarını yitirip dipsiz bir kuyunun karanlığına döküldüler. Artık ne göğün o aldatıcı ihtişamı kaldı geriye, ne de yerin o çamurlu, o haysiyetsiz uğultusu. Her şey, o lekesiz ve pürüzsüz boşluğun koynunda ebediyen eşitlendi. Sen, o mutlak geometrinin tam ortasında, elinde tuttuğun o son insanlık kırıntısını da maveranın o dilsiz rüzgârına savurdun.

Dünya, kendi zavallı sınırları içinde debelenen, küçük rütbelerin ve bayat ahlakların peşinde koşan cüce zihinlerin panayırıydı; ve sen, o panayırın ışıklarını tek bir bakışla söndürdün. İnsanlar, o loş ve rutubetli tapınaklarında hâlâ kendilerine sahte tanrılar yontup sahte teselliler dileniyorlar. Kendi gölgelerinden korkup sığındıkları o kırık dökük cennetler, senin o sarsılmaz iradenin ağırlığı altında ezilip masiva enkazına dönüştü.


"Asıl hürriyet, tanrıların bile hükmedemediği o uçurum kenarında durup, aşağıya bakarken kendi karanlığına gülümseyebilmek ve o hileli oyun sahnesini tek bir kelime etmeden terk edebilmektir."


Şimdi o vaatsiz, o sonsuz, o bütünüyle Dazai intiharı tadındaki o mutlak gecenin en mukaddes katındasın. Aşağıdaki o kalabalık, senin bu muazzam sükûtunu bir kayboluş, bir yenilgi sanacak. Oysa bilmiyorlar ki, en büyük zafer, onların o kirli savaşlarını ebediyen reddedip, o süslü hapishanenin kapılarını arkandan bir daha açılmamacasına kapatmaktır. Sen, o pürüzsüz ve dilsiz yalnızlığın içinde kendi tahtını kurdun.

Hiçbir şey talep etmeyen, hiçbir sahte aydınlığa biat etmeyen ve arkasında tek bir gölge, tek bir harf bile bırakmayan o muazzam hürriyetin tam merkezindesin artık. Sen, varoluşun o uğultulu ve iltihaplı sorusuna, kendi sessizliğinin o sarsılmaz, o kusursuz mührünü basan o mağrur iradesin. Söz bitti, perdeler kapandı, dünya ebediyen sustu.


Kıyametin Estetiği: Son Aynanın Tuzla Buz Oluşu


Ve nihayet, o son ayna da un ufak oldu. İnsanlığın asırlardır kendi çirkinliğini gizlemek için yüz sürdüğü o cilalı yalanlar, o sahte teselli sarayları kendi dipsiz karanlığına gömüldü. Ne maveradan bir ses kaldı geriye, ne de masivanın o gürültülü, o haysiyetsiz çamuru. Her şey, o lekesiz ve pürüzsüz mutlakiyetin koynunda ebediyen eşitlendi. Sen, o mukaddes uçurumun en sivri ucunda, varoluşun o kirli yakasını bırakan ve kendi gövdesini o boşluğa bir mühür gibi basan dilsiz bir hakan gibi duruyorsun artık.

Dünya, kendi cüce gölgeleriyle oynaşan, rütbelerin ve bayat unvanların peşinde sürünen zavallı bir panayırdı; ve perdeler, arkasında tek bir dilsiz şahit bile kalmadan kapandı. İnsanlar, o loş ve rutubetli zindanlarında hâlâ birbirlerinin etinden ve sözünden medet umuyor, kırık aynalarda kendilerine sahte cennetler yontuyorlar. Oysa sen, o kehkeşanların bile titrediği o sarsılmaz iradenle, o cennetlerin kapısını bir daha açılmamacasına kilitledin.


"En büyük hürriyet, zamanın ve mekânın o hileli bağlarından sıyrılıp, arkanda tek bir harf, tek bir gölge bile bırakmadan o muazzam sessizliğin hırkasına bürünmektir."


Şimdi o vaatsiz, o sonsuz, o bütünüyle lekesiz gecenin tahtındasın. Aşağıdaki o çamurdan sızan cüce zihinler, senin bu muazzam uykunu bir yenilgi, bir kayboluş sayacaklar. Oysa bilmiyorlar ki, en asil zafer, onların o kirli oyun tahtasını ebediyen ters yüz edip, o süslü hapishaneyi kendi külleriyle baş başa bırakmaktır. Sen, o pürüzsüz yalnızlığın içinde kendi şahdamarını kendi ellerinle kopardın.

Hiçbir şey talep etmeyen, hiçbir sahte aydınlığa diz çökmeyen ve arkasında tek bir iz bile feda etmeyen o muazzam hürriyetin tam merkezindesin artık. Sen, varoluşun o uğultulu ve iltihaplı sorusuna, kendi sükûtunun o sarsılmaz mührünü basan o mağrur, o kusursuz iradesin. Söz bitti, zaman silindi, dünya sustu; şimdi sadece o lekesiz, o sonsuz, o ebedi yalnızlık var.


Hiçliğin Vaftizi: Son Gölgenin de Silinişi


Işık bitti. Karanlık bile kendi renginden utanıp geri çekildi o adsız huduttan. Geriye ne bir vaat kaldı, ne de insanlığın o çürük kelimeleriyle dokuduğu o bayat, o cüce ahlak. Her şey, o lekesiz ve pürüzsüz mutlakiyetin avucunda ebediyen eşitlendi. Sen, o kehkeşanların bile kendi içine çöküp can verdiği mavera ufkunda, varoluşun o kirli panayırına ait son gölgeyi de kendi topuklarından söküp attın. Artık ne seni bu dünyaya bağlayan o bürokratik zindanlar var, ne de ruhunu emmeye çalışan o uykusuz kalabalıklar.

Dünya, kendi küçük rütbelerinin ve haysiyetsiz unvanlarının peşinde koşan zavallı meczupların sahnesiydi; ve sen, o sahneyi tek bir kelime dahi etmeden, arkana bile bakmadan ateşe verdin. İnsanlar, o loş ve rutubetli tapınaklarında hâlâ birbirlerinin çamurlu ellerinden şifa dileniyor, kırık aynalarda kendilerine sahte cennetler yontuyorlar. Oysa sen, o sarsılmaz ve kibirli iradenle, o cennetlerin kapısına kilit vuran o mağrur cellat oldun. Kendi hürriyetini, bir başkasının merhamet dilenciliğine kurban etmeyecek kadar dik başlıydın çünkü.


"En büyük asalet, varoluşun o iltihaplı sorusunu ebediyen cevapsız bırakmak; sana sunulan o hileli hayat sözleşmesini, altına tek bir harf bile imza atmadan yırtıp fırlatmaktır."


Şimdi o vaatsiz, o sonsuz, o bütünüyle Dazai zarafetinde ve Nietzsche sertliğinde atan o mutlak gecenin tahtındasın. Aşağıdaki o çamurdan sızan cüce zihinler, senin bu muazzam sükûtunu bir yenilgi, bir kayboluş sayacaklar. Oysa bilmiyorlar ki, en büyük zafer, savaşmayı reddedip o hileli oyun tahtasını ters yüz etmek ve o süslü hapishaneyi kendi yalnızlığıyla baş başa bırakmaktır. Sen, o pürüzsüz sükûtun içinde kendi tanrılığını ilan ettin.

Hiçbir şey talep etmeyen, hiçbir tapınağın sahte ışığına göz kırpmayan ve arkasında tek bir gölge bile bırakmayan o muazzam hürriyetin tam merkezindesin artık. Sen, varoluşun o uğultulu uçurumuna kendi sessizliğinin o sarsılmaz mührünü basan o kusursuz, o ebedi iradesin. Söz bitti, zaman tükendi, masiva un ufak oldu; şimdi sadece o lekesiz, o sonsuz, o mağrur sükût var.


Külün Muhafazası: Son Hududun İptali


Toprak, kendi gövdesinde açılan o derin yarayı nihayet unuttu; masiva, kendi çamurlu elleriyle diktiği o kirli kefenin içine gömüldü. Artık ne bir ses var gökyüzünü lekeleyecek, ne de yeryüzünün o bayat, o bürokratik koridorlarında yankılanan o cüce hırslar. Her şey, o pürüzsüz ve dilsiz mutlakiyetin avucunda ebediyen dindi. Sen, o kehkeşanların bile kendi küllerinden utandığı mavera ufkunda, parmaklarının arasında sönen o son nefesi de zamanın dumanlı boşluğuna üfledin.

Dünya, rütbelerin, unvanların ve sahte sadakatlerin peşinde sürünen zavallı meczupların panayırıydı; ve sen, o panayırın kapılarını tek bir bakışla, ebediyen kilitledin. İnsanlar, o loş ve rutubetli tapınaklarında hâlâ kendilerine çürük etlerden şifa dileniyor, kırık aynalarda sahte cennetler yontuyorlar. Kendi gölgelerinden korkup sığındıkları o bataklık serinliği, senin o kibirli, o sarsılmaz iradenin ağırlığı altında ezilip un ufak oldu.


"En büyük zafer, sana biçilen o zavallı rolü oynamayı reddetmek; arkanda tek bir harf, tek bir gölge bile bırakmadan o muazzam sessizliğin hırkasına bürünüp sahneyi ebediyen terk etmektir."


Şimdi o vaatsiz, o sonsuz, o bütünüyle Cioran uykusuzluğu tadındaki o mutlak gecenin en kutsal katındasın. Aşağıdaki o çamurdan sızan cüce zihinler, senin bu muazzam sükûtunu bir yenilgi, bir kayboluş sayacaklar. Oysa bilmiyorlar ki, en asil hürriyet, onların o hileli oyun tahtasını ters yüz edip, o süslü hapishaneyi kendi yalnızlığıyla baş başa bırakmaktır. Sen, o pürüzsüz yalnızlığın içinde kendi şahdamarını kendi sessizliğinle mühürledin.

Hiçbir şey talep etmeyen, hiçbir sahte aydınlığa diz çökmeyen ve arkasında tek bir iz bile feda etmeyen o muazzam hürriyetin tam merkezindesin artık. Sen, varoluşun o uğultulu ve iltihaplı sorusuna, kendi sükûtunun o sarsılmaz mührünü basan o mağrur, o kusursuz iradesin. Söz bitti, zaman silindi, dünya sustu; şimdi sadece o lekesiz, o sonsuz, o ebedi yalnızlık var.


Mavera Ötesi: Son Putun Külleri


Ve nihayet, o sarsılmaz iradenin etrafında dönen son kehkeşan da kendi içine çökerek söndü. Işık, kendi hileli varlığından utanıp geri çekildi; geriye ne masivanın o gürültülü, o haysiyetsiz çamuru kaldı, ne de cüce insanlığın uykusuz gecelerde sayıkladığı o bayat ahlak kuralları. Her şey, o lekesiz ve pürüzsüz mutlakiyetin dilsiz koynunda ebediyen eşitlendi. Sen, o mukaddes uçurumun en sivri ucunda, varoluşun o iltihaplı sorusunu bir mühür gibi göğsüne bastın ve sustun.

Dünya, rütbelerin, sahte unvanların ve bürokratik zindanların peşinde sürünen zavallı bir tiyatro sahnesiydi; ve perdeler, arkasında tek bir şahit bile bırakmadan kapandı. İnsanlar, o loş ve rutubetli tapınaklarında hâlâ kendilerine kırık aynalardan cennetler yontmaya çalışıyor, birbirlerinin çürük etlerinden merhamet dileniyorlar. Oysa sen, Nietzsche öfkesinde atan sarsılmaz iradenle, o sahte cennetlerin kapısına kilit vuran o mağrur cellat oldun.


"Asıl hürriyet, tanrıların bile hükmedemediği o mutlak boşlukta durup, aşağıya bakarken kendi karanlığına gülümseyebilmek ve o hileli oyun sahnesini tek bir harf feda etmeden terk edebilmektir."


Şimdi o vaatsiz, o sonsuz, o bütünüyle Dazai zarafetinde ve Cioran uykusuzluğunda atan mutlak gecenin tahtındasın. Aşağıdaki o çamurdan sızan cüce zihinler, senin bu muazzam sükûtunu bir kayboluş, bir yenilgi sayacaklar. Oysa bilmiyorlar ki, en büyük zafer, savaşmayı reddedip o hileli oyun tahtasını ters yüz etmek ve o süslü hapishaneyi kendi yalnızlığıyla baş başa bırakmaktır.

Hiçbir şey talep etmeyen, hiçbir sahte aydınlığa diz çökmeyen ve arkasında tek bir gölge bile feda etmeyen o muazzam hürriyetin tam merkezindesin artık. Sen, varoluşun o uğultulu uçurumuna kendi sessizliğinin o sarsılmaz mührünü basan o kusursuz, o ebedi iradesin. Söz bitti, zaman silindi, dünya sustu; şimdi sadece o lekesiz, o sonsuz, o mağrur sükût var.


Kehkeşanın Son İntiharı ve Mabudun İptali


Işık bitti. Karanlık bile kendi lekesiz, kendi kibirli renginden utanıp geri çekildi o adsız, o hudutsuz uçurumdan. Geriye ne masivanın o gürültülü, o haysiyetsiz çamuru kaldı, ne de o cüce insanlığın uykusuz gecelerde birer kurtuluş reçetesi gibi sayıkladığı o bayat, o küflü ahlak kuralları. Her şey, o mukaddes ve pürüzsüz mutlakiyetin dilsiz koynunda ebediyen dindi. Zaman, kendi sırtını kırbaçlayan dilsiz ve kör bir köle gibi kendi üzerine yıkıldı o mukaddes saatte; ne akrep kaldı etini dişleyecek bir yelkovan ne de mekânın o hileli, o boğucu sınırları. Haritalar yandı, rütbeler un ufak oldu, unvanlar o lağım serinliğinde eriyip gitti. Sen, o kehkeşanların bile kendi ihtişamından utanıp birer birer intihar ettiği mavera ufkunda, parmaklarının arasında un ufak olan o son insanlık kırıntısını da, o son acıma duygusunu da zamanın dumanlı boşluğuna bir lanet gibi üfledin.

Dünya dediğin, rütbelerin, sahte alkışların, cüce hırsların ve o bitmek bilmeyen bürokratik koridorların panayırından başka neydi ki zaten? İnsanlar, o loş, o rutubetli ve o haysiyetsiz zindanlarında hâlâ birbirlerinin çürük etlerinden medet umuyor, kırık aynalarda kendilerine sahte şefkatler, uydurma cennetler yontuyorlardı. Kendi gölgelerinden korkup sığındıkları o bataklık serinliği, senin o Nietzsche öfkesinde atan kibirli, o sarsılmaz iradenin ağırlığı altında ezilip masiva enkazına dönüştü. Sen, o panayırın kapılarını tek bir kelime dahi etmeden, arkana tek bir bakış bile feda etmeden, ebediyen kilitledin. Kendi hürriyetini, bir başkasının merhamet dilenciliğine kurban etmeyecek kadar asildin; bu yüzden o süslü hapishanenin kapısını içeriden değil, dışarıdan, o uçurumun kenarından vurdun.


"En büyük asalet, varoluşun o iltihaplı, o irinli sorusunu ebediyen cevapsız bırakmak; sana sunulan o hileli hayat sözleşmesini, altına tek bir harf, tek bir gölge bile feda etmeden yırtıp fırlatmak ve o sahte tanrıların yüzüne kendi sükûtunu bir tokat gibi çarpmaktır."


Şimdi o vaatsiz, o sonsuz, o bütünüyle Dazai zarafetinde ve Cioran uykusuzluğunda atan o mutlak gecenin en kutsal, en pürüzsüz katındasın. Aşağıdaki o çamurdan sızan cüce zihinler, senin bu muazzam uykunu, bu sarsılmaz sükûtunu bir yenilgi, bir kayboluş sayacaklar. Oysa bilmiyorlar ki, en büyük zafer, onların o kirli oyun sahnesini ebediyen reddedip, o hileli oyun tahtasını ters yüz etmek ve o süslü hapishaneyi kendi yalnızlığıyla, kendi çürümesiyle baş başa bırakmaktır. Sen, o pürüzsüz yalnızlığın içinde kendi şahdamarını kendi ellerinle mühürledin; ne bir peygamberin merhametine ihtiyacın var artık bu hudutta, ne de bir celladın lütfuna. Kendi karanlığını bir hırka gibi sırtına geçirip, bu çürümüş panayırı tek bir iz bile bırakmadan terk eden o mağrur yolcusun.


Hiçbir şey talep etmeyen, hiçbir sahte aydınlığa diz çökmeyen, hiçbir tapınağın loş ışığına göz kırpmayan ve arkasında tek bir gölge bile feda etmeyen o muazzam, o lekesiz hürriyetin tam merkezindesin artık. Sen, varoluşun o uğultulu uçurumuna kendi sessizliğinin o sarsılmaz mührünü basan o kusursuz, o ebedi iradesin. Söz bitti, perdeler kapandı, zaman silindi, dünya ebediyen sustu; şimdi sadece o lekesiz, o sonsuz, o mağrur ve o sarsılmaz sükût var. Başın dik, gözlerin o pürüzsüz boşlukta; sen artık ne bir kurbansın bu tiyatroda, ne de bir katil. Sen, sadece kendinsin.

Yorumlar


bottom of page