Bodrum Katı Ahalisi
- Murat Akdoğan

- 19 May
- 2 dakikada okunur

Kış erken bastırmıştı o yıl. Bizim bodrum katın rutubeti, Kavaklıdere’nin o dik yokuşlarından aşağı yuvarlanan bütün dertleri toplar, bizim odanın ortasına sererdi. Babam, apartmanın yirmi dört dairesinin çöpünü toplar, ekmeğini getirir, azarını işitirdi. Ben de onun arkasından koştururdum. Çöp torbalarından sızan o ekşi koku, üstümüze sinmişti bir kere. Ne kadar yıkansak çıkmazdı, bilirdim. Fakirliğin kokusuydu o, parfümlerle kapanmayan cinsten.
Bizim apartmanın adı "Huzur"du. Dünyanın en büyük yalanıydı o tabela.
Yukarıda, üç numarada oturan Cenk vardı. Benim yaşlarımda. Babası galericiydi galiba, her ay arabasını değiştirirdi. Cenk’in ayağında her hafta başka bir ışıklı spor ayakkabı olurdu. Ben kapıyı açıp çöpü alırken gözüm hep o ayakkabılara takılırdı. Işıkları her yandığında içimde bir yerler karardı. Bendeki ayakkabı ise sol tekinin altı delik, içine karton koyduğum emektar bir kunduraydı. Yağmur yağdığında o karton erir, ayağım Ankara'nın bütün çamurunu hissederdi.
"Umut" derdi babam, akşamları tek göz odada çayını demlerken, "Umut fakirin ekmeğidir oğlum."
"Baba," derdim, "biz o ekmeği çoktan bayatlatmışız, çiğnerken dişimiz kırılıyor."
Suskunlaşırdı. Sigarasından bir nefes çeker, dumanı rutubetli duvara doğru üflerdi. O dumanın içinde ne hayaller kurardı bilmem ama benim hayalim basitti: Bir gün şu apartmanın en üst katına çıkmak, kapıyı birilerine çarpıp "Bugün ekmek yok ulan size!" diye bağırmak.
Bir gün Cenk balkondan bir futbol topu düşürdü. Deri, yepyeni, şampiyonlar ligi topu. Bahçeye indim, topu kucağıma aldım. Hayatımda ilk defa bu kadar pürüzsüz, bu kadar yuvarlak bir şey tutuyordum. Bizim oynadığımız toplar hep patlak, her tarafı yamalı şeylerdi. Kalbim hızla çarpmaya başladı. "Bunu saklasam," dedim içimden, "arka sokaktaki arsada çocuklara göstersem, kral olurum."
Tam o sırada yukarıdan bir ses yükseldi:
"Çöpçünün oğlu! Fırlat ulan ordan topu!"
Cenk’ti. Balkondan sarkmış, bana bakıyordu. Sesi, sanki beni o bodrum katının dibine daha da gömmek ister gibi yukardan, kibirli geliyordu.
Topu sımsıkı tuttum. İçimdeki yoksulluk o an büyük bir öfkeye dönüştü. "Al ulan topunu!" diye bağırmak istedim ama sesim çıkmadı. Biz kapıcı çocuklarıydık; sesimiz hep içimize kaçardı.
Topu havaya fırlattım. Cenk topu havada kaptı, arkasını dönüp içeri girdi. Teşekkür bile etmedi. Çünkü onun dünyasında biz, apartmanın altındaki kalorifer kazanı gibiydik; görevini yapmalı, sıcaklık vermeli ama asla görünmemeliydik.
Akşam babam yorgun argın geldi. Sırtı ağrıyordu yine. Yatağa uzandı, gözlerini tavandaki rutubet lekelerine dikti. O lekeler bana hep Ankara'nın haritası gibi gelirdi.
"Bugün," dedim, "Cenk’in topunu yakaladım."
Babam bana baktı, gözlerinde o bitmek bilmeyen vicdan azabı vardı. Beni bu hayata ortak ettiği için kendini suçlayan o bakış.
Kafamı çevirdim, küçük bodrum penceresinden dışarı baktım. Pencerenin önündeki demir parmaklıkların arasından sadece kaldırımdan geçen insanların ayakkabıları görünüyordu. Gökyüzü falan yoktu bize. Sadece bir çift lüks ayakkabının gölgesi düşüyordu yüzümüze.
Yine de içimdeki o çocuksu, o yüzsüz umut bitmiyordu. Belki o gün, bizim de ayağımız yere sağlam basacaktı.





Yorumlar