top of page

Çırakların Erken Büyüyen Sakalları




Usta dükkânı üzerime kilitleyip gittiğinde saat gece yarısını çoktan geçmişti. Elimde zımpara kağıdı, önümde kazalı bir Ford Taunus’un çamurluğu. Kaporta macununun o kimyasal kokusu ciğerime oturdu mu gitmez, bilirim. Zaten bu hayatta üzerime oturan hiçbir şey gitmedi. Ne o koku, ne babamın bitmeyen borç senetleri, ne de göğsümün sol tarafındaki o tarif edilmez gürültü.

Bizim gibi adamların gençliği, sanayi sitesinin hurdalığında paslanan vites kutuları gibidir. Kimse dönüp bakmaz ama sorsan herkes o çarkların nasıl döndüğünü çok iyi bilir.

Dükkânın arkasındaki pilli radyoda Müslüm Baba çalıyor: “Usta, bugün dertliyim...” Tam üstüne bastın Baba, tam damarın üstündeyiz.

Cebimden sigara paketini çıkardım. Son iki tane kalmış. Biri bana, biri de birazdan kapıdan içeri girmesini umduğum o hayırsıza. Giriş o giriş işte. Kapının altındaki aralıktan içeri bir rüzgâr sızdı, arkasından da bizim çete reisinin yamuk basan postalları göründü. Bizim İsmail. Gözlerinin altı mosmor, sol yanağında taze bir çizik.

— Yine mi kavga ettin lan? dedim, zımparayı çamurluğa bastırırken.

— Kavga değil oğlum, dedi İsmail, kendini kırık dökük bir plastik sandalyeye bırakırken. — Adalet dağıtımı. Ama terazi hileliydi, payımıza yine cop düştü.

Paketten kalan sigaralardan birini ona fırlattım. Havada kaptı. Kibriti çakarken elleri titriyordu. Bu herif on sekiz yaşındaydı ama sorsan otuz beş yıllık mapus eskitmiş gibi bakardı insanın yüzüne.

— Ne oldu mevzu? diye sordum.

— Mahallenin çocukları üstümüze geldi. Hani şu yukardaki sitelerde oturan, babasının parasıyla racon kesen tipler var ya... Biri bizim kıza laf atmış.

"Bizim kız" dediği, mahallenin tek bakkalı olan Nuri amcanın yetim kalan torunuydu. Biz hepimiz o kıza uzaktan bakardık; öyle platonik aşk falan değil lan, bildiğin emanet gibi. Mahallenin namusuydu, abisi yoktu, biz vardık işte.

— Eeee? dedim.

— E’si ne oğlum? İndik aşağı. Ben birine vurdum, o bana vurdu. Sonra polis telsizi duyuldu, herkes bir tarafa kaçtı. Ben de buraya attım kendimi. Usta görmedi di mi?

— Yok, gitti o. Karısıyla kavgalı zaten, yüzü mahkeme duvarı gibiydi çıkarken.

İsmail sigarasından derin bir nefes çekti, dumanı dükkânın tavanındaki floresan lambaya doğru üfledi. Lamba göz kırpıyordu, patladı patlayacak. Bizim hayatlar da o lamba gibiydi işte; bir yanıp bir sönüyor, her an karanlıkta kalma korkusuyla titriyordu.

— Lan Ahmet, dedi İsmail, kafasını arkaya yaslayıp gözlerini kapatarak. — Biz ne zaman büyüyeceğiz oğlum? Ne zaman bizim de altımızda şöyle düzgün bir araba olacak, ne zaman ceplerimiz para görecek?

Zımparayı bıraktım. Çamurluğun pürüzsüzleşen yüzeyine elimi sürdüm. İnsan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, o kazanın izi macunun altında hep kalıyordu. Metalin hafızası vardı, insanınki gibi.

— Biz büyüdük lan İsmail, dedim. — Biz o ilk dayağı yediğimizde, babamız eve ekmek getiremediğinde, o çok sevdiğimiz kız başkasına gelin gittiğinde büyüdük. Sakallarımızın erken çıkması jiletten değil, kahrımızdan.

İsmail sustu. Radyodaki şarkı değişti, bu sefer daha damar bir şey başladı. Dışarıda yağmur hızlanmıştı, dükkânın sac çatısına vuran damlaların sesi mermi gibi patlıyordu kulaklarımızda.

Sigaramı yere atıp postalımın tabanıyla ezdim. Yarım kalan çamurluğa geri döndüm. Hayat devam ediyordu. Kazalı arabalar tamir edilecek, kırık kalpler öylece kalacaktı. Bizim ligde kurallar böyleydi.

Yorumlar


bottom of page