top of page

Nur Mu, Zulmet Mi?

Hicap ve Hiddet Risalesi No: 2


Ben ki, göğsünde sancak taşıyan bir harami değilim,

ama kendi kaderimin kıçına tekmeyi basmış

serkeş bir kulum.

Gölgem önümden kaçarken

kendi ayak izime bile söverim bazen—

zaman dediğin, bre nursuz herif,

zaten hepimizin alnına çakılmış

paslı bir çividir.


Ey içimin zifirî kuytusu,

sana her inişimde başka bir lisân çıkar dilimden:

kâh “firkat” derim,

kâh “hevesat”,

kâh da bıçak gibi bir küfür salarım havaya.

Çünkü kelâmım da yaralı,

ömrüm de.


Gecenin alnına vurulmuş bir mühür gibi

bakar dururum hakikatin yüzüne.

Ve o yüz, eyvallahım olmayan bir cellât gibi,

bana her bakışında der ki:

“Bre melûn, hâlâ neyi beklersin?

Kendini yakan ateşin dumanı

çoktan göğe karıştı.”


Ben de ona cevap veririm,

sanki asırlar öncesinden arta kalmış

kırık dökük bir derviş nefesiyle:

“Yak be kardeşim

varsın külüm rüzgârın götüne savrulsun;

lakin ruhumun ahı,

kimsesiz bir bedduanın terbiyesini taşır hâlâ.”


Çünkü ben;

hem lanetli bir nefesten doğdum,

hem göğe yalpalayan bir duadan.

İkisi de benim,

ikisi de aynı göğüste çarpışan

iki zıt harbin gazisi.


Evet…

Kendi hikâyemin hem iblisi hem dervişiyim ben,

hem zıkkımın kökünü içerim,

hem de sabır tasının dibindeki hikmeti ararım.

İnsan böyle saçma bir mahlûk işte:

Kendi gölgesine secde eder,

kendi küfrüyle arınır.


Ve sonunda,

kalbimin kapısına yaslanmış o kadim ses

bir daha fısıldar kulağıma:

“Ey nefsinle boğuşmayı marifet sanan serseri,

seni en iyi terbiye eden şey

kendi yaralarının sesidir.”


Ben de başımı kaldırır,

göğe bir bakarım:

Orada ne nur var ne umut;

sadece içimin kanını saklayan

karanlık bir sır.


Ve mırıldanırım kendi kendime,

hem küfür hem kadim kelâmla karışık:

“Yıkılmadım lan…

biraz çöktüm o kadar.”

Yorumlar


bottom of page