Nur Mu, Zulmet Mi?
- Murat Akdoğan

- 5 Ara 2025
- 1 dakikada okunur

Hicap ve Hiddet Risalesi No: 2
Ben ki, göğsünde sancak taşıyan bir harami değilim,
ama kendi kaderimin kıçına tekmeyi basmış
serkeş bir kulum.
Gölgem önümden kaçarken
kendi ayak izime bile söverim bazen—
zaman dediğin, bre nursuz herif,
zaten hepimizin alnına çakılmış
paslı bir çividir.
Ey içimin zifirî kuytusu,
sana her inişimde başka bir lisân çıkar dilimden:
kâh “firkat” derim,
kâh “hevesat”,
kâh da bıçak gibi bir küfür salarım havaya.
Çünkü kelâmım da yaralı,
ömrüm de.
Gecenin alnına vurulmuş bir mühür gibi
bakar dururum hakikatin yüzüne.
Ve o yüz, eyvallahım olmayan bir cellât gibi,
bana her bakışında der ki:
“Bre melûn, hâlâ neyi beklersin?
Kendini yakan ateşin dumanı
çoktan göğe karıştı.”
Ben de ona cevap veririm,
sanki asırlar öncesinden arta kalmış
kırık dökük bir derviş nefesiyle:
“Yak be kardeşim
varsın külüm rüzgârın götüne savrulsun;
lakin ruhumun ahı,
kimsesiz bir bedduanın terbiyesini taşır hâlâ.”
Çünkü ben;
hem lanetli bir nefesten doğdum,
hem göğe yalpalayan bir duadan.
İkisi de benim,
ikisi de aynı göğüste çarpışan
iki zıt harbin gazisi.
Evet…
Kendi hikâyemin hem iblisi hem dervişiyim ben,
hem zıkkımın kökünü içerim,
hem de sabır tasının dibindeki hikmeti ararım.
İnsan böyle saçma bir mahlûk işte:
Kendi gölgesine secde eder,
kendi küfrüyle arınır.
Ve sonunda,
kalbimin kapısına yaslanmış o kadim ses
bir daha fısıldar kulağıma:
“Ey nefsinle boğuşmayı marifet sanan serseri,
seni en iyi terbiye eden şey
kendi yaralarının sesidir.”
Ben de başımı kaldırır,
göğe bir bakarım:
Orada ne nur var ne umut;
sadece içimin kanını saklayan
karanlık bir sır.
Ve mırıldanırım kendi kendime,
hem küfür hem kadim kelâmla karışık:
“Yıkılmadım lan…
biraz çöktüm o kadar.”







Yorumlar